Tarih: Cum Ağu 06, 2010 10:04 pm Mesaj konusu: Kara bir gerçek 12 Eylülün ardından!!!
Kara bir gerçek 12 Eylülün ardından!!! 12 Eylüle
Esasen yazımızın konusu ne ihtilâl ne de bunun nedenleri ile ilgilidir. Burada dikkat çekmek istediğim nokta; bana göre insan onurunun ayaklar altına alınması demek olan iki fiilden biri olan işkencedir.
İşkence, öyle bir fiildir ki şekil, şiddet ve yapılış gayesi bir tarafa atılacak olsa bile bizatihi alçaklığın “insan” elinde vücut bulmasıdır. Kaldı ki ne 80 öncesi ve sonrasında, ne Türkiye’deki diğer uygulamalarında ne de tarih hangi tarih, coğrafya neresi olursa olsun kendi içerisinde mantıklı bir gerekçeye dayandırılamamıştır.
İşkence tıpkı 2100 yıl öncesi Roma’sında Spartacus’e yapıldığı gibi, tıpkı 1400 yıl öncesinin Mekke’sinde Bilal-i Habeşî’ye yapıldığı gibi, tıpkı 70’te Dursun Önkuzu’ya yapıldığı gibi bugün de Guantanamo’da, Filistin’de, Irak’ta, Doğu Türkistan’da ve burada sayamayacağımız kadar yerde tüm alçaklığı ile devam etmektedir.
Münferit bir vaka olarak işkence, şüphesiz ki hastalıklı bir ruh halinin tezahürüdür. Zira ruh sağlığı normal olan bir insanın başka bir insana -ya da canlıya- acı çektirmekten zevk alması düşünülemez. Yukarıda da değindiğimiz üzere, bunu bir gayeye dayandırma çabaları ise; münferiden yapıldığında, yapanın bunu istemeyerek yapması mümkün olmadığından geçersizdir.
Aşağıda belirttiğimiz yer ve zamanlardaki işkence türleri ise sosyolojik açıdan işkencenin en korkunç tarafı olan sistematik işkence örnekleridir. Bununla, “kutsal bir gayeye(!)” varmak adına, bir veya daha çok kişiye, belli bir süre zarfında yapılan ve mağduru hem fiziksel hem de psikolojik olarak iflasa götüren müdahaleleri kastediyoruz.
Münferit vakaları bir tarafa bırakacak olursak (bir tarafa bırakmaktan kastımız önemsememek değildir) bunun en yakın örneklerini 12 Eylül öncesi ve sonrasındaki 15 yıllık bantta gördük. İşkence odalarında, hapishanelerde ve kışlalarda onlarca insanımız işkence yüzünden ölüme sürüklendi. Hatta ölümü bir kurtuluş olarak düşündürtecek işkenceler yapıldı bu ülkede. Bunun öncesinde de taraflar birbirlerine aynı acımasızlıkla işkence yaptılar. Bunlar arasında elektrik verme, dayak, şişe veya copla tecavüz, ayaktan asma, pislik yedirme, Filistin askısı, tabutlukta bekletme gibi işkenceler herkesin diline düşecek kadar adice ve yaygın bir biçimde yapılmıştır. Bunların yanında işkencenin başka adlar altında yapıldığı durumlarla da defalarca karşılaşmış bulunuyoruz.
Bunlardan en elim olanı, bir dönem bu ülkeye başbakanlık yapmış Merhum Adnan Menderes’e idamdan önce yapılan uygulamalardır: Kural gereği(!) idam edilecek şahsın bir takım sağlık kontrollerinden geçmesi gerekiyordu. İdamdan belki de saatler önce hiç gereği yokken Menderes’in karşı çıkmasına karşın prostat kontrolü yapıldı. Görünürde rutin bir kontrolmüş gibi olan fakat idam edileceği kesinleşmiş bir insandan daha hıncını alamamış olan şereften, haysiyetten nasibini almamış, insan demeye hicap ettiğim bu yaratıkların yaptıklarını, bizlerin normal karşılaması düşünülemez.
Bilindiği üzere bu ve benzeri sistematik işkence örneklerine dünyanın dört bir tarafında rastlamaktayız. Yakın geçmişte Guantanamo’da yapılanların belgelenmesi ile insanlık tarihine kara bir leke daha sürülmüş oldu. Irak’ta, Srebrenitsa’da, Filistin’de insanların gözleri önünde kadınlarına, kızlarına tecavüz edilmesi hem tecavüze uğrayan hem de bunu izlemeye maruz bırakılan şahsın ruhlarında ne gibi onulmaz yaralar açacaktır takdir edersiniz. Sonrasında bu insanların topluma kazandırılması bir yana, normal bir insan gibi yaşaması bile mümkün olmamaktadır. Bu yüzden de bu gibi vakalar çoğu zaman intiharla ya da intihar saldırılarında kullanılmakla sonuçlanmaktadır.
Bize göre meşru görülmesinin bile düşünülemeyeceği sivil halkın katli bile bu kadar alçakça değildir kanaatimce. Zira insanın kendisi açısından değil, herhangi bir insan açısından düşündüğünde bile etkilenmemesinin imkânsız olduğu bu fiilin bir de kendimize yapıldığını düşündüğümüzde durumun vahametini daha iyi anlayacağımız kanısındayım.
Bütün bunları bilmemiz, siz bu yazıyı okurken bile dünyanın herhangi bir yerinde işkencenin yapıldığı gerçeğini elbette ki değiştirmez. Ancak, bu gibi uygulamaları yapan ya da buna sebep olup bugün normal hayatlarına devam edenlerin yargılanması; daha da önemlisi bundan sonra bu gibi olayların olmaması için her türlü tedbirin alınması için herkesin elinden geleni -ki herkesin yapabileceği bir şeyler vardır- yapması şarttır. Yeni TCK ya göre ağırlaştırılan cezaların bile işkenceye uğrayanların yaşadıklarını unutturmayacağı ve işkencecilerin hak ettikleri cezanın aslında çok daha ağır olduğu gerçeğine rağmen bu gibi adımların sonuna kadar desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum.
Hayat görüşümüze, düşüncemize her yönüyle ters olan bir insana bile işkencenin hiçbir türünün reva görülemeyeceğini en azından insan olarak aklımızdan çıkarmamalıyız ve buna her türlü tepkiyi vermeliyiz. Son olarak, işkencenin sadece kendi adıyla yapılmadığına değinsek de insanların özgürlüklerine yapılan her türlü müdahalenin de gözümüzde işkence kapsamında olduğunu ve ülkemizdeki tüm özgürlük kısıtlamalarına karşı olduğumuzu da belirtmenin yararlı olduğunu düşünmekteyim.
Burada işkence görenlerin suçu neydi ve kaç suçlu vardı içlerinde acaba?
Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu.o günleri şöyle anlatıyor; Götürüldüğü yer Mamak Cezaevi'nin C Bloğu'ydu. Burası, suç işleyen askeri personelin disiplin merkeziydi. 'Orası, düzenlenerek ülkücülere işkence merkezine dönüştürüldü' diyen Yazıcıoğlu, ilk günler yaşadıklarını anlatmaya devam ediyor: 'İşkence merkezine dönüştürülen yerde arkadaşlarımızla gözlerimiz bağlı olarak 20 gün kadar kaldım. İhtilalden sonra, sağcıları Mamak C-5 Blok'ta, solcuları Emniyet'te sorguladılar. Sağcılara solcu polis, solculara sağcı polis görevlendirmek suretiyle bu insanların yaşadıkları acılar derinleştirildi. C-5'teki sorgulama sırasında gözlerimiz bağlıydı. Çırılçıplak soyundurularak dilimizden, dişimizden, tenasül uzvumuzdan, ayak ve el parmaklarımızdan cereyan veriliyordu. Omuzlarımıza bağlanmış kalaslarla yukarıya çekip, boşluktayken sorgulama yapıyorlardı. En adi işkencelere maruz bırakıldık. İlk günler yemek ve su da vermiyorlardı. Daha sonra bir parça kuru ekmek, bir de ağzımızı ıslatacak kadar su verildi. Ardından da normal karavana yemeğe dönüldü. Yemek sırasında sağına soluna dönmemek, sadece tabağına ve kaşığına bakmak kaydıyla gözlerimiz yarım açılıyordu. Yemeklerden sonra da hemen kapatılıyordu.'
Tırnağımı kaybettim
BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu arkadaşımız Şenol Gezer'e, 'Bir dönemin haksız uygulamalarına maruz kaldım ve kaldık. Anlattıklarım bir kişiden ziyade, Ülkesine ve milletine bedel ödemiş bir gençliğin duygusudur. İşkence tezgahlarında maddi ve manevi kayıplar verdim. Maddi tarafı işkence izini halen taşıyor olmamdır. Sopalı işkencede sağ ayağımın ikinci parmağı zarar gördü. Kırılan tırnağım bir daha çıkmadı. Çorabımı her çıkardığımda o günler aklıma geliyor. Manevi tarafta ise terbiyesi ve hayası hiçe sayılmış, hakaretlerle ezilmiş bir Muhsin Yazıcıoğlu var
Bakın Hasan Bayrak'ın anlattıklarına suçu sadece tatlı yemeye gitmek;
ÖLDÜ DİYE MORGA ATILDI
Adı Hasan Bayrak. Şu anda 48 yaşında. 1980 darbesi sırasında Eczacılık Fakültesi'nde öğrenciymiş. O da her öğrenci gibi yapılan protestolara iştirak etmiş. "O gün Karaköy'e köprü altına tatlı yemeye gidiyordum" diye başlıyor sözlerine:
"Tarih 17 Mayıs 1981. Yanımda bir araba durdu. Apar topar içine sokuldum. Siyasi Şube'ye götürüldüm. Unutmam adını; M.A. diye bir polis müdürü, 'ben kimleri konuşturmadım ki' dedi. Ama benim diyecek bir şeyim yoktu ki. Olaylara katılanların ismini istediler. Ne bileyim, alınlarında mı yazıyor deyince üzerime atladılar. Hatırladığım son şey; beni bir askıya asıp, ayaklarıma piknik tüplerinin bağlanmasıydı. Sonra da tabutluğa koydular, hani tabut ebadında sadece ayakta durabileceğin bin işkence aleti."
Sonrasını hatırlamıyor Hasan Bayrak. Akıbetini araştıran ailesinden öğreniyor başına gelenleri. Maruz kaldığı ağır işkence sonucu öldü diye Cerrahpaşa'nın morguna atılıyor. Gömü raporu için gelen doktorun muayenesinde nefes aldığı ortaya çıkıyor. Hemen Çapa Tıp Fakültesi'ne kaldırılıp beyin ameliyatı yapılıyor, 22 yaşındaki Hasan Bayrak'a. 6 ay Haydarpaşa Askeri Hastanesi'nde komada kalıyor. Ailesi kendisini bulduğunda, yarısı felçli, tanınmaz halde olan Hasan Bayrak o anı anlatırken gözyaşlarına hakim olamıyor:
"Bir baktım karşımda iki insan, ikisi de ağlıyor. Hafızam yerinde olmadığı için 'hayırdır ne ağlıyorsunuz' diyorum. Onlar da 'biz senin anne-babanız diyorlar'. Ben, 'siz annem-babam olsanız benim bu duruma düşmeme izin verir misiniz' diye çıkışıyorum. Ağlayarak gittiler yanımdan. Mecbur, hâlâ gözaltındayım. Tam 6 aylık tedaviden sonra önce Hasdal, sonra Sultanahmet Cezaevi'ne gönderildim. Yürümem mümkün değil. Koğuştakiler bana bakıyor, ihtiyaçlarımı gideriyor.
"7 YIL HAKİM KARŞISINA ÇIKMAYI BEKLEDİM"
Neyle suçlandığımı bile bilmiyordum. Tam 9 yıl cezaevinde felçli olarak yaşadım. Yargılanmak, hakim karşısına çıkmak için 7 yıl bekledim. Ve nihayet yarı felçli, 1988 yılında hakim karşısına çıktım. Orada bir astsubayı öldürmekle suçlandığımı öğrendim. Olayla ilgili bilgim yok ifade veremiyorum. Ortada silah yok. Olay günü beni gördüğünü ve ateş edip kalçamdan vurduğunu söyleyen bir polis var ortada. Ama bende kurşun yarası yok. Adli Tıp Kurumu böyle rapor veriyor. Ben artık tahliyemi bekliyorum.
"BERAATLİK DAVADAN İDAM ALDIM, AFTAN ÇIKTIM"
1989'da idam cezasına çarptırıldım. Cezam 1990 yılında onandı ve Yargıtay cezamı ömür boyu hapse çevirdi. O da duruşmalardaki iyi halim nedeniyle. Sonra Özal affı oldu 1991'de. Tabii siyasilere değil. Af Anayasa'yı ihlal edince bizleri de serbest bıraktılar. İlk işim fakülteme dönmek oldu
Nimet Tanrıkulu' da şöyle anlatıyor
1981'in 4 Mayıs'ı, sabaha karşı geldiler, çok kalabalıklardı. Babam kapıyı açtı, beni sordular. Babam 'Evde yok' dedi. 'O zaman sen bizimle geleceksin' dediler. Babam hızlı hızlı giyindi, bütün konuşmaları duyuyordum. O arada polislerden biri odama girerek 'Adın ne?' dedi. 'Nimet' deyince hepsi birden içeri daldılar. Bana hakaret etmeye başladılar, evin içinde bir telaş vardı. Annem ve kız kardeşlerim ağlıyordu. Tipleri ve davranışları çok ürkütücüydü. Beni beşinci kattan merdivenden ite kaka indirdiler. Sonra bir polis merkezine götürdüler. Buranın Gayrettepe olduğunu sorgu anında öğrendim. Üzerimdeki kemer, ayakkabı bağı gibi şeyleri çıkarmamı söyleyip beni aynalı bir odaya aldılar. Babacan görünen polis beni sorguya çekmeye başladı. Randevularımı soruyordu. "Sabah 9'da dershaneye gidecektim' cevabıma çok tepki gösterdiler, itip kakmaya başladılar... Sonra başka bir yere götürüp gözlerimi bağladılar. Gözlerimi bağlamadan önce oradaki kalasları, ipleri, manyetoyu gördüm. Beni askıya bağlayıp yukarıya doğru çektiler. Bu filistin askısıymış. Hiç ilgimin olmadığı şeyleri soruyorlardı. Askıdayken elektrik verdiler.
İşkencenin en korkuncu hangisiydi?
Bedenime dokunmaları bana çok korkunç geldi. Üstümü çıkarmaya çalıştılar. Epey bir itiş kakış oldu. İşkence sırasında benden bekledikleri tavrı göremiyorlardı. 'Tiyatrocu karı' diye bağırıyorlardı. Konuşmuyorum ya, rol yapıyorum sandılar. İşkencenin ne olduğunu yaşayınca daha iyi anlıyorsun. Sonra beni karanlık bir odaya koydular, orada benim gibi sorgudan geçmiş, işkenceden kafası gözü yarılmış, ayakları şiş insanlar vardı. Kafamı kaldırdığımda kolu kelepçeyle kaloriferin demirine bağlı, bir battaniyenin üzerinde oturan genç bir adam gördüm. Bu genç adam yakalanırken kurşun yarası almış. Bağırsakları bir poşetin içinde duruyordu. Hastanede olması gereken o kişi orada, işkencehaneydi ve o orada sürekli işkence çığlıkları dinliyordu. Orada içinizi ister istemez bir korku kaplıyor. Kimse 'Korkmadım' demesin.
İşkenceyi sadece fiziki işkence olarak görmemeli. Sorgu odalarında, hücrede kalmanız bile bir işkence. Saatlerce meydan dayağından geçtik. Beş saat sürekli dayak yediğimi hatırlıyorum, artık baygın yatıyorsunuz... Sorgu seansları dışında da her geçen tekme atıp sürüklüyor. Ağza alınmayacak küfürler ediyorlardı. Ölümüne tanık olduğum insanlar oldu orada. Nurettin Yedigöl bunlardan biri. Sonradan öğrendiğime göre cesedini yok etmişler. Bugün adı 'kayıplar listesi'nde. Sorguda kafasına çivi çakılarak öldürüldü. Meşhur 'bambulu oda' dediğimiz bir oda vardı. Orada biri çırılçıplak vaziyette oturuyordu. Kendinde değildi... Onun o görüntüsü hâlâ belleğimde capcanlı durur.
'Şişeyle, copla tecavüz edildi'
kadınlar 12 Eylül döneminde kendilerine uygulanan tacizler ve tecavüzler hakkında konuşmuyorlar çünkü toplumsal değerlerin baskısı bunu engelliyor.
İçinde yaşadıkları aile ve sosyal çevre tarafından dışlanma endişesi yaşıyorlar. Ayrıca bazıları çocuklarını koruma duygusuyla geçmişte yaşadıklarını dile getirmiyorlar. Ama belki bundan da önemlisi, üstünden uzun süre geçmiş olmasına rağmen 12 Eylül'le ve yaşanmışlıklarıyla yüzleşmeye hazır değiliz. 12 Eylül'ü kadınlar çok ağır yaşadı.
Maraşlı İsmeti'n oradan kurtulmak için yaptıklarına bakın.
"BABAM BENİM"
İşkenceler dayanılmaz bir hal almıştı...
Herkes işkencelerden kurtulmak için kendine göre formüller geliştiriyordu. En ilginci de "Maraşlı İsmet"in bulduğu formüldü:
Koğuşlarda sayım yapılacağı sırada herkes sıraya giriyor, uygun adım dışarı çıkılıyordu. Her defasında cezaevi komutanı olan Binbaşı içeri giriyor, koğuşlarda genel bir arama yapılıyordu. Sonra da herkes coplanarak içeri alınıyordu.
Sayım da böylece sona eriyordu!
Bir gün herkes dışarı çıktığında, Maraşlı İsmet ranzanın altına saklandı. Binbaşı içeri girdiğinde de boynuna sarıldı:
- Babam benim, babacığım.
Sonra da Komutan'ı şapur şupur öpmeye başladı.
Neye uğradığını şaşıran Binbaşı, ilk anki şaşkınlık geçtikten sonra, İsmet'ten kurtulmak için çabaladı. Bu mümkün olmayınca da nöbetçi erlerden yardım istedi. Erler, bir anda coplarıyla İsmet'in üzerine yüklendiler.
Sırtına inen coplara aldırmayan İsmet, bağırmaya devam ediyordu:
- Babam, babacığım. Sen ne kadar inkar etmeye çalışırsan çalış, benim biricik babamsın. Babacığım benim!
Maraşlı İsmet "deli" numarası yapıyordu.
Sadece bu kadarla da kalmıyordu...
İsmet, solcuların karşısına geçip bağırıyordu:
- Bu hıyarların burada ne işi var. Öldürün bunları, asın bunları. Ben bu hıyarlarla birlikte kalmak istemiyorum...
Her defasında coplanıyor, sopayı yiyor, yine de garip hareketlerini sürdürüyordu.
Maraşlı İsmet, sonunda muradına erdi. Hastaneye sevkedildi, Mamak Cezaevi'nden kurtuldu. Deli raporu alıp, serbest kaldı.
Aslında o kadar anlatılacak şeyler yaşadıki vatandaşlarımız bunları paylaşmak günlerce sürer.
......
işte 12 Eylül işkenceleri !!!
FALAKA: Yaygın ve sürekli uygulandı. Ayak tabanı, ellerin içi gibi vücudun kaslı bölümlerine kalas, cop, zincir, saz sapı, pik demir vb. vurularak gerçekleştirilirdi. Bu yöntem, ayak tabanlarını ve el ayalarını patlatır, kaba yerleri ezer, morartır, tırnakları sökerdi. El ayak gibi herhangi bir yeri kırar, sakat bırakırdı.
KÖPEK SALDIRTMA: Tutuklu çırılçıplak soyulur, kurt köpeği üzerine saldırtılırdı. Köpeğin ilk kaptığı yer bacak arası olurdu.
ZlNCİR: 20-25 metre uzunluğundaki zincirin uçları iki tutuklunun boynuna bağlanır, tutuklular sırt sırta verdirilerek ters yönde hızla itilir. Tutuklu tek ayağından zincire bağlanır, bu zincir yüksek bir yere asılır, tutuklu bayılıncaya kadar askıda kalırdı.
GERME: Tutuklunun bir bacağı merdiven kenarlığına bağlanır, diğer bacağı da açık bırakılan koğuşun gözetleme deliğine bağlanıp kapı kapatılır, tutuklunun bacakları koğuş kapısının eni kadar gerilir ve öyle kalırdı. Koşuşturulur, zincir tam gerilince, her iki tutuklu da sırtüstü yere düşerdi.
AYAKTAN ASMA/TEPE: 50-60 kişi havalandırmaya alınırdı. Gardiyan "tepe ol" komutu verince tüm tutuklular üst üste bindikten sonra, bir tutuklu da üst üste yatan tutukluların üstüne çıkar, istiklal Marşı'nın on kıtası okutulurdu.
KULE: Havalandırmaya çıkan tutuklular altı kişilik daire oluştururlardı. Bunların üzerine 3-4 kat olacak biçiminde tutuklular çıkarıldıktan sonra, gardiyanın "yıkıl" komutuyla kule oluşturan tutuklular kendini yere bırakır ve böylece tutukluların değişik yerlerinde kırılma, incinme ve çıkık olurdu.
RANZA ALTI: Gardiyanlar ellerinde kalaslarla koğuşa girip, "ranza altı ol" komutunu verince, koğuşta bulunan tutukluların hepsi ranzaların altına girerdi. Herhangi bir yerlerinin açıkta kalmaması gerekiyordu. Ranzaların altına tüm tutuklular sığmadığı için kiminin eli, kiminin kolu dışarıda kaldığından, gardiyanlar ellerindeki kalaslarla tutukluların dışarıda kalan kısımlarına vurmaya başlardı.
KANTAR: Tutuklular havalandırmada çırılçıplak soyundurulup tek sıra halinde dizilirler, sıranın ön tarafında duran tutuklu sırt üstü yatırılırdı. İkinci tutuklu, yatan tutuklunun testis ve erkeklik organlarından tutarak yukarı kaldırır, tutuklunun kaç kilo geldiğini söylemesi istenirdi. Tüm tutuklular birbirini tartana kadar bu işlem devam ederdi.
KERVAN: Havalandırmada, tutuklular tek sıra dizilir, her tutuklu önündeki tutuklunun sırtına bindirilir, bacakları, altındaki tutuklunun boynundan aşağıya sarkıtılır ve kulaklarından tutması istenirdi. Gardiyanın komutuyla tutuklular yürümeye başlar ve bu işlem tutuklular ayakta duramayacak duruma gelene kadar sürerdi.
SEHPA: Tutuklu gece koğuştan alınıp, koğuş koridorunda gardiyan ve subaylardan mizansen olarak oluşturulan bir mahkemede sorgulanırdı. Mahkeme, tutukluyu idam cezasına çarptırır, ikinci katın merdiven kenarlığına bir ip geçirilip, ipin ucuna tutuklunun boyun kemiğini kırmayacak düzeyde kalın bezden bir ilmik takılır, tutuklunun boynu bu ilmiğe geçirilir ve temsili infaz gerçekleştirilirdi. Tutuklu tam boğulacağı sırada ip açılırdı.
COP SOKMA: Gardiyanlar copu zeytinyağına batırır ve yağlı copu tutuklunun makatına zorla sokardı. Sonra bu copu kendisine ya da bir başka tutukluya yalatırlardı.
ÇEK-ÇEK: Tutuklu çırılçıplak soyundurulur ve erkeklik organına bir ip takılırdı. Gardiyan ipin diğer ucunu alıp hızla koşar, tutuklu da zorunlu olarak gardiyanın peşinden koşar.
LAĞIM SUYUNA SOKMA: Tecrit bölümünün alt katındaki bazı tuvaletlerin delikleri tıkanır. Hücrelerin pisliği ve lağım suları burada biriktirilir, diz boyu kadar oluşturulan pisliğin içine tutuklu atılır ve pislik yedirilirdi.
KiTAP OKUMA: Koğuşta bir tutuklunun eline kitap verilir, tutukluya avazı çıktığı kadar yüksek sesle tek tek sözcükler okutulurken, diğer tutuklular bu sözcükleri tekrarlarlardı. Sabahtan akşama kadar yapılan bu işlem sırasında, tutuklular ayakta durmak zorundaydı.
MARŞ SÖYLETME: Cezaevinde bulunan herkes elli'yi aşkın marşı ezberlemek zorundaydı. Bu marşlar tutukluların ses telleri tahriş oluncaya kadar söyletilirdi.
ÖL DEDİĞİMDE: Tutuklu havalandırmanın orta yerine çıkarılır, hazır ol durumuna geçirilirdi. Gardiyanın "öl" komutuyla tutuklu kaskatı, eklemlerini kırmadan yere düşürülürdü. Bu işlem gardiyanın keyfine göre tekrarlanırdı.
SİGARA İÇİRME: Bunun çok çeşitli yöntemleri vardı. En çok uygulananları şunlardı: Koğuşta kalan tutukluların eline beş adet sigara verilir, sigaraların tümü yakılarak devamlı ağzında tutulurdu. Gardiyanın "çek-bırak" komutuyla sigaralar bitinceye kadar içirilir, sigaralar-filtreleri dahil- tutuklulara yedirilirdi. Bu sırada koğuş pencereleri kapatılır, havasızlık ve dumanla boğulma ortamı yaratılırdı.
BANYO: Tutuklular çırılçıplak soyundurulur ve tek sıra halinde banyoya götürülürdü. Banyoda sabun kullanılmazdı. Hortumla tazyikli su tutukluların üzerine fışkırtılırdı. Daha sonra tutuklular koridora çıkarılır, "Yat-sürün" komutuyla tutuklular yerlerde süründürülerek koğuşlarına götürülürdü.
SAYIM DÜZENİ: Tutuklular günde en az beş kez sayılırdı. Her sayımdan önce, tutuklular sayım düzenine geçer, sayım talimi yaptırılır, yüksek sesle tekmil verilir, rahat-hazır ol ile, çöker kalkarlardı.
GECE NÖBETİ: Geceleri her koğuşta mevcuda göre 2-7 kişiye kadar tutukluya sırayla nöbet tutturulurdu. Nöbet sırasında devriye gezen gardiyanlar, koğuşun mazgal deliğini açar, nöbetçi tutuklunun mazgaldan dışarı elini uzatmasını ister, tutuklunun ellerine cop veya kalasla istediği kadar vururdu.
LOKOMOTİF: Tutuklular havalandırmaya çıkarılır, İki kişi çırılçıplak soyundurulur, bunlardan birisi domalıp iki eliyle diz kapaklarını tutar, diğeri de arkadan bunu kucaklardı. Gardiyanın "uygun adım marş" demesiyle her iki tutuklu havalandırmada dolaşırlar, diğer tutuklular zorunlu olarak bunları izlerdi.
PİSLİK YEDİRME: Her havalandırmanın ortasında bir lağım çukuru vardı. Lağım suları ve insan pislikleri burada toplanırdı. Tutuklulara bu çukurdan avuç avuç pislik alıp yemeleri istenirdi.
İŞEME: Havalandırmada bir tutuklunun yere yatması istenir, diğer tutuklulara, yerde yatan tutuklunun yüzüne işemesi istenirdi..
TECAVÜZ: Cezaevinde görev yapan gardiyanlar, genç tutuklulara merdiven altlarında zorla tecavüz ederlerdi. Ayrıca iki tutuklu çırılçıplak soyundurularak birbirlerine tecavüz etmeleri istenirdi.
HASTANE: Hastanede de cezaevindeki kurallar geçerliydi. Hasta, tuvalete götürülmez, yatakta da hazır ol vaziyetinde yatardı.
VEREM: Veremlilerle, sağlam tutuklular birbirinden tecrit edilmez, aynı kapta yemek zorunda bırakılırdı. Aynı battaniyenin altında yatırılırlardı. Veremlilerin balgamları tahlil yapılacak bahanesiyle toplanır, karavanadaki yemeklere karıştırılır ve bu yemekler tüm tutuklulara yedirilirdi.
AYAKTA BEKLETME: Bu yöntem cezaevinde her gün geçerliydi. Sabah saat 05'den akşam 17-19'a kadar tutukluların oturması yasaktı.
KONUŞMA YASAĞI: Koğuş içindeki iki kişinin birbiriyle konuşması, tutuklunun gülmesi ve düşünür gibi görünmesi yasaktı. Böyle bir suçu işleyen tutuklulara yukarıdaki işkence yöntemleri uygulanırdı.
GECE BASKINI: Nöbetçi subay ve gardiyanlar, gece geç saatte tutukluların koğuşuna girerek, uyku sırasında tutuklulara cop veya kalaslarla dayak atarlardı.
AVUKAT-ZİYARET DAYAĞI: Avukat görüşmesine ve diğer görüşmelere gidip gelirken tutuklulara dayak atılırdı. Görüşlerde hiçbir şey konuşulmaması tembih edilirdi. Tutuklular avukatlarıyla savunma konusunda görüş alışverişinde bulunamazlardı.
MAHKEME DAYAĞI: Tutuklular mahkemeye götürülürken cenaze arabasına bindirilirlerdi. Elleri arkadan kelepçeli olurdu. Cenaze arabasına binerken ve çıkarken gardiyanlar tarafından dövülürlerdi.
Bunları paylaştığım için sizlerden özür diliyorum ve insanlığımdan utanıyorum!!!
12 Eylül'ün Sonuçları
-TBMM kapatıldı,
anayasa ortadan kaldırıldı,
siyasi partilerin kapısına kilit vuruldu ve mallarına el konuldu.
650.000 kişi göz altına alındı
1 milyon 683 bin kişi fişlendi.
Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.
7 bin kişi için idam cezası istendi.
517 kişiye idam cezası verildi.
Haklarında idam cezası verilenlerden 50'si asıldı (26 siyasi suçlu, 23 adli suçlu, 1'i Asala militanı).
İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis'e gönderildi.
71 bin kişi TCK'nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı.
98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı.
388 bin kişiye pasaport verilmedi.
30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı.
14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.
30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti.
300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi.
937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı.
23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.
3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.
400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.
Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
31 gazeteci cezaevine girdi.
300 gazeteci saldırıya uğradı.
3 gazeteci silahla öldürüldü.
Gazeteler 300 gün yayın yapamadı.
13 büyük gazete için 303 dava açıldı.
39 ton gazete ve dergi imha edildi.
Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.
144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
14 kişi açlık grevinde öldü.
16 kişi kaçarken vuruldu.
95 kişi çatışmada öldü.
73 kişiye doğal ölüm raporu verildi.
43 kişinin intihar ettiği bildirildi.
İDAM EDİLENLER Adı Soyad Tarih Yer
Adı Soyadı Tarih Yer
Necdet Adalı (sol görüşlü) 7 Ekim 1980 Ankara
Mustafa Pehlivanoğlu (sağ görüşlü) 7 Ekim 1980 Ankara
Serdar Soyergin (sol görüşlü) 25 Ekim 1980 Adana
Erdal Eren (sol görüşlü) 13 Aralık 1980 Ankara
Cevdet Karakaş (sağ görüşlü) 4 Haziran 1981 Elazığ
Veysel Güney (sol görüşlü) 10 Haziran 1981 Gaziantep
Ahmet Saner (sol görüşlü) 25 Haziran 1981 İstanbul
Kadir Tandoğan (sol görüşlü) 25 Haziran 1981 İstanbul
Mustafa Özenç (sol görüşlü) 20 Ağustos 1981 Adana
İsmet Şahin (sağ görüşlü) 20 Ağustos 1981 İstanbul
Seyit Konuk (sol görüşlü) 13 Mart 1982 İzmir
İbrahim Ethem Coşkun (sol görüşlü) 13 Mart 1982 İzmir
Necati Vardar (sol görüşlü) 13 Mart 1982 İzmir
Fikri Arıkan (sağ görüşlü) 27 Mart 1982 Ankara
Sabri Altay (adli suçlu) 23 Nisan 1982 Adapazarı
Cengiz Baktemur (sağ görüşlü) 30 Nisan 1982 Elazığ
Şahabettin Ovalı (adli suçlu) 12 Haziran 1982 Sinop
Ednan Kavaklı (adli suçlu) 18 Haziran 1982 Ankara
Ali Bülent Orkan (sağ görüşlü) 13 Ağustos 1982 Ankara
Veli Acar (adli suçlu) 13 Ağustos 1982 Isparta
Eşref Özcan (adli suçlu) 19 Ağustos 1982 Kayseri
Halil Fevzi Uyguntürk (adi suçlu) 29 Aralık 1982 Afyon
Kazım Ergun (adli suçlu) 29 Aralık 1982 Akşehir
Muzaffer Öner (adli suçlu) 29 Aralık 1982 Amasya
Adem Özkan (adli suçlu) 13 Ocak 1983 Balıkesir
Hüseyin Çaylı (adli suçlu) 13 Ocak 1983 Afyon
Osman Demiroğlu (adli suçlu) 13 Ocak 1983 Isparta
Ahmet Mehmet Uluğbay (adli suçlu) 22 Ocak 1983 Akşehir
Ali Aktaş (siyasi) 23 Ocak 1983 Adana
Duran Bircan (adli suçlu) 23 Ocak 1983 Denizli
Levon Ekmekçiyan (Asala) 28 Ocak 1983 Ankara
Ramazan Yukarıgöz (sol görüşlü) 29 Ocak 1983 İzmit
Ömer Yazgan (sol görüşlü) 29 Ocak 1983 İzmit
Erdoğan Yazgan (sol görüşlü) 29 Ocak 1983 İzmit
Mehmet Kambur (sol görüşlü) 29 Ocak 1983 İzmit
Ahmet Kerse (adli suçlu) 30 Ocak 1983 Gaziantep
Rıdvan Karaköse (adli suçlu) 5 Şubat 1983 Akşehir
Cavit Karaköse (adli suçlu) 5 Şubat 1983 Akşehir
Süleyman Karaköse (adli suçlu) 5 Şubat 1983 Akşehir
Fatih Laçinligil (adli suçlu) 24 Şubat 1983 Keşan
Faik Görünmez (adli suçlu) 24 Şubat 1983 Kilis
Mustafa Başaran (adli suçlu) 30 Mart 1983 Edirne
Hüseyin Üye (adli suçlu) 30 Mart 1983 Nazilli
Şener Yiğit (adli suçlu) 20 Nisan 1983 Isparta
Cafer Aksu Altıntaş (adli suçlu) 20 Nisan 1983 Ordu
Abdülaziz Kılıç (adli suçlu) 26 Mayıs 1983 Edirne
Halil Esendağ (sağ görüşlü) 5 Haziran 1983 İzmir
Selçuk Duracık (sağ görüşlü) 5 Haziran 1983 İzmir
İlyas Has (sol görüşlü) 6 Ekim 1984 İzmir
Hıdır Aslan (sol görüşlü) 24 Ekim 1984 İzmir
Yargıtay 8. Ceza Dairesi Onursal Başkanı M. Naci Ünver'i dinleyelim.
'İşkencecileri beraat ettirmem istendi'
Yargıtay 8. Ceza Dairesi Onursal Başkanı M. Naci Ünver, darbe günlerinde Mamak'ta 2. No'lu Sıkıyönetim Mahkemesi'nde hâkim olarak görev yaptı. Ünver, Mamak günlerini anlattı:
"12 Eylül sabahı darbe haberini televizyonda haberlerde öğrendim. Yargıtay'a gittim, bir yargı kuruluşunun etrafı askerlerce sarılmıştı. Hukuk devleti adına beni yaralayan bir durumdu bu. Böyle bir darbenin olacağı bekleniyordu, çünkü ülke tam bir kaos içine sürüklenmişti.
12 Eylül'ün gerekçesindeki haklılığı tartışılır, ama uygulaması çok farklı oldu. Totaliter bir rejimin acımasız uygulamalarını gördük.
Darbeden üç ay sonra 1981 Ocak ayında Mamak'ta görevlendirildim. Bu, istemediğim bir görevdi. Beni stresli günlerin beklediğini, bir gün darbecilerle aramın bozulacağını kesin biliyordum, çünkü ben hukukun üstünlüğüne inanan biriyim. Buna karşın her halükârda sıkıyönetim mahkemelerinin de bir hukuku olduğunu, mademki Türkiye'de yürürlükteki yasalar uygulanıyor, bunu olağanüstü bir olguya dönüştürmenin bir anlamı olmadığını hem dile getirdim, hem de uygulamalarımda savundum. Örneğin Sadun Aren'in mahkûmiyetine değil beraatına karar verdik.
Yönetimle aramı bozan işkenceci polislerin davaları oldu. Benim bu davalardaki ödünsüz tutumum askerleri kızdırdı. İşkence davalarında etraftan gelen ricacılar beraat ettirmemi istiyorlardı. Ben de kendilerine dosyadaki kanıtlar ne diyorsa ona göre karar vereceğimizi söylemiştim. Birçok polis şefinin ve DAL grubundan birçok kişinin davaları karar aşamasına geldiği sabah elime bir yazı tutuşturarak 'Yargıtay'daki görevinize iade edildiniz' dediler. İki yıl üç ay kaldım Mamak'ta. Benden sonraki yargıçlar işkenceci polislere beraat kararı verdiler, ama Askeri Yargıtay bu kararı mahkûmiyet yönünde bozdu. Beni en çok etkileyen şey gözaltından gelen, tutuklama istemiyle sevk edilen kişilerin işkence görmüş olmalarıydı. Emniyet'ten koltuk değneği ve bacağı alçıyla gelenler oldu, durumlarını tutanağa geçiriyordum.
Temel hak ve özgürlüklerin yanı sıra örgütlenme özgürlüğü, yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesini aldı götürdü 12 Eylül Anayasası. 'Devlet her şeyi yapar, devlete karşı itirazı olan ezilir' anlayışını getirdi.
12 EYLÜL NE DEMEK?
24 Ocak kararlarının uygulanmaya sokulması demek. IMF demek, Dünya Bankası demek, insanımızın tümüyle teslim alınması demek. Onların çocuklarının işi bitirmesi demek, işkence demek, tecavüz demek, hapishane demek, baskı demek, zor kullanmak demek. DAL demek, Mamak demek, Metris demek. Diyarbakır ceza evi demek. Asmayalım da besleyelim mi demek. 12 Eylül hukukunun öne çıkması demek demek.
12 Eylül’le hesaplaşmak mümkün mü?
Darbeyi gerçekleştirenlerin yargılanmasını engelleyen Anayasanın geçici 15. maddesinin kaldırılmamasının nedenleri ne?
12 Eylül’ün izlerinden nasıl kurtulunabilir?
.....
12 Eylül sadece askeri bir darbe midir?
12 Eylül döneminin, sadece kanla, zulümle anılmadığını, yoksulluğun, yolsuzluğun, çetelerin, yağmanın da dönemi olduğunu ifade ederek 12 Eylül döneminin, Türkiye’ye hak etmediği bir geçmiş yaşattığına ve "bizim olmayan, bize ait olmayan bir ülke, bir düzen" yarattığına dikkat çekildi. .Açıklamada şunlar kaydedildi:
"Ancak tüm bu baskılara, işkencelere, cinayetlere rağmen demokrasi mücadelesi de hep var oldu. Bugün de 12 Eylül ile yüzleşme talepleri, sorumlularının yargılanması talebi dört bir yandan yükseliyor. 12 Eylül’ün failleri ve onun yaratığı korku rejimini sürdüren ve ondan beslenen tüm unsurlar tasfiye edilmeden demokrasinin kurulamayacağı, halkın özgür iradesinin hakim kılınamayacağı biliniyor. Bugün artık 12 Eylül ile ve onun yaratığı kültürle hesaplaşılmalıdır. 12 Eylül’ün mimarları ve onun mirasçıları yargılanmalıdır"
12 Eylülcüler ise mazlumların sırtına deli gömleği gibi giydirilmek istenen bir ekonomik modelin ülkemizdeki uygulaması açısından gerekli ortamı sağlama misyonunu yerine getirmişlerdir. Latin Amerika`da örnekleri görülmüş olan Pinochet türü bir hareket gerçekleştirmişlerdir. 12 Eylül`ün amacı terörü önlemek değildir. Ancak, terör, çok işe yarayan bir bahane oluşturmuştur. Nitekim, 12 Eylül`ün sorumluları, terör yeterli bir bahane oluşturacak boyuta erişinceye kadar ellerinde yetki olduğu halde beklemişlerdir. Sonra 12 Eylül olunca, terör bir anda kesilmiştir. Çünkü işlevini tamamlamıştır
12 Eylül, yıllarca askerlerin bir darbesi olarak konuşuldu. Bir ülkede darbeleri askerler yapmıyor. Sermaye sınıfı yapıyor. 12 Eylül sermaye sınıfının tıkandığı işçilerin, emekçinin, kendi hak ve talepleri için güçlü mücadelelere giriştikleri bir dönemdi. Sermaye sınıfı inatla ve ısrarla varolan kilitlenmenin açılmasını istiyordu.
Yani, sermaye orduyu kullandı mı?
Elbette. Bir ülkede ordu tek başına darbe yapamaz. Ordular, darbe yapabilmeleri için güçlü bir sermaye ihtiyaç duyarlar. O dönemler dünyada küresel kapitalizme doğru geçişin sürecidir. Dünyadaki birçok ülke bunu ekonomi içi zor yöntemleriyle başardı. Bizde ise kapitalizmin yeterince gelişmemiş olmasından kaynaklanır şekilde ekonomi dışı bir güce ihtiyaç duyuldu. Darbe, aynı zamanda küresel kapitalizmin Türkiye`yi kendine eklemleme çabasının bir ürünüdür.
Bunu nereden anlıyorsunuz?
24 Ocak kararları denen IMF kararlarının Türkiye`de 12 Eylül öncesinde uygulanamamış olma gerçeği var. 12 Eylül sonrasında sermaye sınıfının ciddi anlamda vermiş olduğu çok güçlü destek var. Vehbi Koç`un Kenan Evren`e yazdığı mektup, cuntanın ilk icraatlarından birinin sendikaları kapatmak olması, grevleri yasaklaması, düşük bir ücret zammıyla bütün toplu sözleşmeleri bitirmesi, sendika yasalarını yeniden yapılandırması bunun örnekleridir.
Ordu yönetime `istikrarın sağlanması için` el koymadı mı?
Hiç kimse bana sağ-sol çatışması vardı, bu yüzden ordu geldi vatanı kurtardı masalını anlatmasın. Geçen 29 yıl içerisinde çok daha net görülür ki Türkiye 1980 darbesi sonrasında ekonomik olarak başka bir yola girdi. Özal tesadüf değildi. Siz 12 Eylül`ü sadece insanların öldürüldüğü, işkenceden geçirildiği bir süreç olarak düşünürseniz cidden yanılırsınız. Bu değil. Bu kadar masum değiller.
Neden hâlâ 12 Eylül`den bahsediyoruz?
Çünkü 12 Eylül`ün yasaları, hukuku, yaratmış olduğu zorbalık kurumları dimdik ve aynı şekilde ayakta olduğu için. 12 Eylül Anayasası delik deşik gibi görünse de temel konumu itibariyle duruyor. Bakmayın siz liberallerin attığına tuttuğuna; bizde düşünce ve örgütlenme özgürlüğü diye bir özgürlük yok. Hâlâ örgüt denen şey Türkiye`de bir korku vesilesi. 12 Eylül geçen yıllar içerisinde eksilmemiş, zayıflamamış, tam tersine kurumsal hale gelmiştir. İnsanlara da bunu benimsetmiştir. Bu yüzden 12 Eylül ile mücadele aslında sadece 12 Eylül kurumlarına karşı değil, 12 Eylül`ün toplum üzerinde yaratmış olduğu etkiye karşı da ciddi, sert bir ideolojik mücadeledir.
Darbeciler halka hesap vermelidir -
Ülke için yüz karası bir günün 29 cu yıldönümü. Darbeciler hala yargılanmadığı gibi,hala darbeci anayasayla yönetilmemiz,darbecilerin isimlerinin verildiği sokaklar,meydanlar,okullar hepsi darbeyi ve darbecileri hala hayatimizdan cıkartamadığımız anlamına geliyor. Çok garip bir ülkeyiz.Şili kadar demokratik olamiyoruz, Darbecilerden hala korkuyoruz. Çünkü ayni mentalite herzaman var askerlerde. Eğer kararlı davranıp darbecileri yargılamazsak,onlara ait bütün kötü hatıraları silmezsek,ve bu darbeci anayasayı değiştirmezsek,her zaman darbecilere karşı zayıf duruma düşeceğiz.
1980 sonrası Türkeş yanlısı bazı subayların, Genelkurmay'ı basıp, Evren'i öldürmeyi planladıkları ortaya çıktı
Mhp eski Genel Başkan Yardımcısı Rıza Müftüoğlu'na göre, olay şöyle gelişti: 'Ordudaki taraftarlarımızdan birkaç kişi, bir araya gelerek, durumu değerlendirmişler. Genelkurmay'ı basmayı ve Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Kenan Evren'i öldürmeyi düşünmüşler.'
Evren'in plana tepkisi
Müftüoğlu, yakında yayınlanacak kitabında, planın hemen duyulduğunu ve Evren'in 'Eğer bize karşı bir hareket olursa, cezaevlerindekilerin hepsinin öldürülmesi için peşinen talimat verdim' dediğini açıkladı.
12 sanık 12 tanık
DEVRİMCİLER
Celalettin CAN, Gökalp EREN, Tayfun MATER, Veysel UÇUM,
İbrahim ÜNAL ve Mustafa YALÇINER...
ÜLKÜCÜLER
Yusuf Ziya ARPACIK, Kadir Mahir DAMATLAR, Yılma DURAK,
Yaşar OKUYAN, Muhsin YAZICIO/LU ve Namık Kemal ZEYBEK..
Bu kısım yeni ilave edilmiştir !!!
12 Eylülden 12 Eylüle !!! Evetmi ? Hayırmı ?
HAYIR demek isteyenlerin gerekçeleri, eminim kendi mantıkları içinde son derece haklıdır.
Bazı gerekçelere ben de katılabilirim. Ancak hiçbiri, önümüzdeki fırsatın kaçırılmasını gerektirecek kadar güçlü değil.
- 30 yıldır, askeri darbelerde...n kurtulmak için kitaplar yazıldı, köşe yazıları, söyleşiler, TV programlarıyla, askerin siyaset dışına çıkması için uğraşıldı, çok okudum ve izledim.
Bugüne kadar kimseler çıkıp bu yönde somut adım atmadı veya atamadı. Önümüze gelen bu taslak da yetersizdir. Ancak sembolik dahi sayılsa, yine de darbecileri bundan böyle, harekete geçmeden önce iki-üç defa düşündürecek bir düzenleme getiriliyor.
Benim için, demokratikleşme yolunda, bu adım son derece önemlidir. Daha iyisini, en idealini uzun yıllar beklemek istemiyorum.
Bundan sonra bir daha Anayasa değişikliğine gidilmesinin güçlüğü de bellidir. Dolayısıyla elimdekiyle yetinmek istiyorum.
İlerde daha iyisini yapan çıkarsa, başımın üstünde yeri var.
- Bu değişikliklerin yargıyı AKP’nin emrine sokacağına, daha ilk başlarda da inanmıyordum, hele şimdi Anayasa Mahkemesinin getirdiği değişikliklerden sonra daha da inanmaz oldum.
Hayır kampanyası yapan siyasetçilerimiz daha Anayasa değisikliği lafı ortaya atılırken hayır dediler kendi adıma taslağı okumadan hayır evet veya hayır kampanyası yürütmenin doğru olmadığını düşünüyorum.
26 maddelik taslağı okudum aklımın yettiğince yukarıda yazdım daha iyisini yıllarca beklemeye tahammülüm yok.
- Erdoğan’a siyasi ders vermek ve burnunu kanatmak isteyen varsa, bunu Genel Seçimlerde denemeleri gerekir.
Benim de çoğunlukta olduğu gibi Başbakan konusunda kuşku ve kaygılarım var. Ben de bazı politikalarından ve yaklaşımından rahatsızım. Bu İki konunun birbirinden ayrılması gerektiğine inanıyorum.
Özetlemem gerekirse, Referandum ile Genel Seçimi birbirine karıştırmak ve elimize geçmiş olan bir şansı -ne kadar yetersiz olursa olsun- kaçırmak istemiyorum.
50 yıldan beri hayatımızı zorlaştıran ve Başta mamak ceza evinde yapılan işkenceleri hakim karşısına çıkarılmadan önce bir odada 24 saatte adam edilen ve ifadesi alınan hakim karşısında savunma yaptırılmadan o ifadeye göre yargılanan insanların dıramlarını çok dinledim okudum. hemen her konuda gerilememize neden olan Askeri darbeler döneminin kapandığı mesajını, başka nedenlerle şimdi yollayamazsam, kendi kendime ihanet etmiş sayarım.
- Bakalım önümüzdeki günler ne gösterecek refaranduma bir buçuk aydan fazla var ülkemizde bu zaman uzun sayılabilecek bir zamandır, Her şeyin En hayırlısı olur inşALLAH.
Tarih: Cmt Ağu 07, 2010 2:24 am Mesaj konusu: Re: Kara bir gerçek 12 Eylülün ardından!!!
abim emeğine sağlık.silen herkimse o zavallı neden sildiğini kendiisde bilmiyordur.aslında yazınızda siyasi bir propaganda yok.alınacak bişeyde yok.gayet gerçekleri paylaşmışsınız ALLAH razı olsun[/
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız