Radyo Arafat, islami radyo, dini radyo, ilahiler, ezgiler, siirler, sohbetler, --- www.radyoarafat.com ---: Forums

Radyo Arafat :: Başlığı Görüntüle - Çanakkale Geçilmez! 18 Mart Kahramanlık günü.
 SSSSSS   AramaArama   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için login olunÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için login olun   GirişGiriş 

Çanakkale Geçilmez! 18 Mart Kahramanlık günü.
Sayfa 1, 2  Sonraki
 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Radyo Arafat Forum Ana Sayfası -> Serbest kürsü
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
uzaymb
Webmaster
Webmaster
Avatar

Bilgiler Kayıt: Jun 01, 2009
Mesajlar: 205

Bağlantı


MesajTarih: Cum Tem 31, 2009 1:00 am    Mesaj konusu: Çanakkale Geçilmez! 18 Mart Kahramanlık günü. Alıntıyla Cevap Ver

Mart 2009 da bedestende paylaştığım konu buraya aktarılmıştır
-1-
BİR YOLCUYA

Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın,
Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.
Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın,
Bir vatan kalbinin attığı yerdir.

Bu ıssız, gölgesiz yolun sonunda,
Gördüğüm bu tümsek, Anadolu’nda,
İstiklal uğrunda, namus yolunda,
Can veren Mehmed’in yattığı yerdir.

Bu tümsek, koparken büyük zelzele,
Son vatan parçası geçerken ele,
Mehmed’in düşmanı boğuldu sele,
Mübarek kanını kattığı yerdir.

Düşün ki, hasrolan kan, kemik, etin
Yaptığı bu tümsek, amansız, çetin,
Bir harbin sonunda, bütün milletin,
Hürriyet zevkini tattığı yerdir.

NECMETTİN HALİL ONAN
*******************

NEDEN ÇANAKKALE?
Güzel Türkiye'mizin hemen her yerinde gezilecek, görülecek ve ibret alınacak nice harika beldeler var. Fakat bizler bu yerler içinde öncelikle Çanakkale'nin tanıtılması gerektiğini düşündük ve şu an okumakta olduğunuz eseri hazırladık. Gerçekten, "Hem tarihî yönü hem de turistik özellikleri ile bu kadar çok yer varken neden Çanakkale'yi seçtiniz?" diye soracak olursanız bunun cevabını, 1984 yılında devrin başbakanı ile bir Japon grup arasında geçen bir mülakatı aktararak verebiliriz. Eminiz ki sizler de bu ilginç görüşmeyi okuduğunuzda, çocuklarınızla birlikte oralara gitmek isteyeceksiniz.

Yıl 1984. Türkiye Cumhuriyeti'nin başbakanlık makamında rahmetli Turgut Özal var. Aynı dönemin Milli Eğitim Bakanı ise Sayın Vehbi Dinçerler. Ülkesinin geleceği adına çözüm yolları araştıran Turgut Özal, eğitim konusunda da Japon pedagoglara bir araştırma yaptırmak ister ve ülkemize davet eder. Eğitim konusunda uzman bu heyet, Türk gençleri hakkında araştırma yapmak üzere ülkemize gelirler. Bir süre ülkemizin değişik yerlerinde görüşmelerde ve temaslarda bulunurlar. En nihayetinde araştırmalarının sonuçlarını açıklamak üzere başbakanımız Sayın Turgut Özal'ın yanına çıkarlar. Milli Eğitim Bakanımız da bu sırada orada bulunmaktadır. Heyetin vardığı netice gayet açık ve kısadır.

-Sizin gençlerinizde millî şuur yok!

Yöneticilerimiz aldıkları bu üzücü cevap karşısında hayretler içerisinde kalır ve hemen sorarlar.

-Peki, siz Japon gençlerine millî şuur verme adına neler yapıyorsunuz?

-Biz gençlerimize, daha ilkokula başlamadan, şok testler uygularız. Meselâ, uçak gibi hızlı giden trenlerimize bindirir, bir tur yaptırırız. Çok katlı yollardan da geçen tren, onları şöyle bir sarsar. Sonra, robotlarla çalışan büyük fabrikalarımıza götürür, gezdiririz. Mini mini çocuklarımız teknolojinin baş döndürücü neticesini görerek şok olurlar, hayranlık duyarlar. "Bu şoktan sonra onları Hiroşima'ya, Nagazaki'ye götürürüz. İkinci Dünya Savaşı sırasında atom bombasıyla müthiş surette tahrip edilmiş olan bu bölgeleri biz aynen koruyoruz. Oraları da çocuklarımıza bilgiler vererek gösteririz. Hiçbir canlının ve bitkinin hayat bulmasına imkan vermeyen atom bombasının bugüne uzanan etkilerini hayretle seyrederler. Tabiidir ki, çocukların bütün görüp dinledikleri, masum ve temiz ruhlarında derin ve etkili izler bırakır. Bütün bunların ardından da onlara deriz ki:

- Eğer sizler çalışmaz, sizden öncekileri geçmezseniz, vatanınızı, işte böyle düşmanlar bombalar, yakar, yıkar ve hiçbir canlının yaşayamayacağı hale getirir; sonra da çeker gider. Çalışırsanız, bindiğiniz hızlı trenleri bile geçecek yeni araçlar yaparsınız. Daha da gelişmiş fabrikalar kurarsınız, üstelik hiçbir düşman, size saldırmaya cesaret edemez, ülkeniz, milletiniz yücelir, yükselir, daima bütün insanların saygı duyduğu ve özendiği bir konumda kalır. Şimdi artık, çalışkan olup olmama kararını kendiniz veriniz. Çalışmak ve ülkenizi sevmek zorunda değil misiniz? Artık bunu siz düşünün ve kararınızı verin!

- Çocuklarımız bununla ikinci bir şok daha yaşarlar. Ve bu şoklarla iyi bir Japon olmaya doğru güçlü bir adım atmış olurlar.

Yetkililerimiz, Japon gençlere nasıl millî şuur kazandırıldığını öğrenmişlerdir. Ardından bir soru daha sorarlar.

- Peki, biz, Türk gençlerine millî şuur kazandırma adına ne yap malıyız?

- Bildiğimiz kadarıyla, sizin, gençleriniz için birçok Nagazaki'niz ve Hiroşima'nız var. Bizimkinden çok daha önemli bunlar. En önemlisi de Çanakkale Savaşlarının geçtiği bölgedir. Birinci Dünya Savaşı'nın bu bölümü, gençlerinizin şok olması için yeter de artar bile...

Bir metrekare toprağa altı bin merminin düştüğü yerdir Çanakkale... Böyle bir savaştan Türkler her şeye rağmen galip çıkıyor, zor olanı başarıyorlar. En gelişmiş teknolojiye ve donanıma meydan okuyarak, imanın galip geldiğinin ispatını yapıyorlar.

Üstelik karşılarında tek bir düşman değil, birleşmiş güçler, sizin tabirinizle yetmiş iki buçuk millet vardır.

"İşte bu tablo ve bu bölge, gençlerinizin millî şuurunun pekişmesine fazlasıyla yeter. Bunun için gençlerinizi gruplar halinde Çanakkale'ye götürmelisiniz. Her Türk genci Çanakkale Savaşlarının olduğu bölgeyi mutlaka gezmeli, görmeli ve öğrenmelidir." Ve o gençlere denmelidir ki:

"Sizler çalışmazsanız, birlik içinde olmazsanız, düşmanlar Çanakkale'ye geldikleri gibi bu defa da başka şartlar altında başka şekilde gelirler, size yaşamayı haram ederler. Çalışır, birlik içinde olursanız, teknolojiyi yakalarsınız; barışa katkıda bulunur, vatanınızı müreffeh bir hale koyarsınız."

"Evet, gençlerinize bunları telkin ettikten sonra da, bu zaferin destanını en güzel biçimde dile getiren Mehmet Akif'i ve O'nun Safahat'ını okutunuz."

İşte Japon heyetin açıklaması böyledir.

İşin bir acı yanı bugün bu öğütleri onlardan alıyor olmamız, bir diğeri ise böyle dev bir tarihe sahip olduğumuz halde gençliğimizin millî şuurdan, manevî değerlerinden ve de atalarından kopmuş olmasıdır. Ecdadımızın bizlere emanet etmek için canlarını verdiği bu özgür topraklar üzerinde yaşamakta, ama onların o kahraman ve övülesi ruhundan bihaber dolaşmaktayız.

Bu durumdan kurtulmak için yapacağımız ilk ve en önemli şey, muhakkak Gelibolu Yarımadasına gitmek, bir milletin varlık ve yokluk savaşı verdiği o mukaddes topraklara kapanıp cedlerimizin kalp atışlarına kulak vermek ve bizlere fısıldadıkları şeyleri duymaya çalışmak olmalıdır.

*********************************

BİR EFSANEYDİ ÇANAKKALE

Birinci Dünya Savaşı öncesinde Avrupa ikiye bölünmüştü. Almanya'nın öncülüğünde buluşan Avusturya?Macaristan, İtalya ?daha sonra saf değiştirmişti?, Bulgaristan ?İttifak Devletleri'ni meydana getirmişlerdi. Bu ittifaka daha sonra Osmanlı İmparatorluğu'nun da katılmasına karşılık, Fransa, İngiltere, Rusya ?daha sonra ise Amerika, Japonya, Belçika, Romanya, Sırbistan, Yunanistan ve ve Karadağ? ?İtilaf Devletleri'ni oluşturmuşlardı.

Almanya'nın teknolojide gün geçtikçe ilerlemesi, bölgedeki etkinliğinin artması bu ülkeleri endişelendiriyordu. Bir Sırp gencinin Avusturya?Macaristan veliahtı Ferdinand'ı Saraybosna'da vurarak öldürmesi bardağı taşıran son damla olmuştu.

Rusya Sırbistan'ı korumak maksadıyla Avusturya?Macaristan İmparatorluğu'na saldırdı. Almanya derhal Avusturya?Macaristan tarafından savaşa katılarak Rusya'ya saldırmakta gecikmedi. Nihayet Fransa ve İngiltere müttefikleri Rusya'ya yardım etmek için savaşa girdiler. Böylece o zamana kadar yaşanan bütün savaşların en büyüğü, en korkuncu, en uzunu ve en geniş çaplısı başlamış oldu. İtilaf Devletleri'nin saflarında toplam 42 milyon 700 bin, İttifak Devletleri'nin saflarında ise toplam 22 milyon 900 bin asker savaşıyordu. Bu savaş sonunda her iki taraf toplam 9 milyon 323 bin ölü, 38 milyon 481 bin yaralı vermişti.

Osmanlı savaşa nasıl girdi?

İttihat ve Terakki'nin güçlü önderlerinden Enver Paşa, henüz 33 yaşında bir gençken Saraya damat olmuştu. 3 Ocak 1914'te birdenbire paşalığa yükseltildi, Harbiye Nazırlığı'na getirildi ve Başkomutan vekili oldu. Enver Paşa'nın aşırı denebilecek vatanseverliği ve cesaretine tecrübesizliği de eklenirse bu tür durumlarda reaksiyoner politikalar üretmesi son derece doğaldı.

Karada ve denizde cehennemî savaş sürerken, İngiliz donanmasının sıkıştırdığı iki Alman gemisi ?Goeben? ve Breslau? Çanakkale Boğazını geçerek Osmanlı'ya sığındı. Ne padişahın, ne diğer bakanların, ne de Meclisin haberdar olmadığı bu olaydan, Sadrazam Halim Paşa da habersizdi kuşkusuz.

10 Ağustos 1914 gecesiydi ve Bakanlar Kurulu, Başbakan Said Halim Paşa'nın yalısında toplanmıştı. Harbiye Nazırı Enver Paşa toplantıya biraz geç kalmıştı ve içeri girer girmez de gülümseyerek şöyle demişti:

?Bir oğlumuz dünyaya geldi?

Enver Paşa oldukça rahat ve kendinden emin bir şekilde iki Alman gemisinin İngiliz donanması tarafından takip edildiğini, kurtulmak için Boğaz'ı geçtiklerini, buna da kendisinin izin verdiğini söylüyordu.

İtilaf Devletleri ise Osmanlı İmparatorluğu'na bir ültimatom vererek Alman gemilerini bırakmasını, aksi takdirde bunun savaş sebebi sayılacağını bildirmekte gecikmediler. İttihat Terakki Hükümetinin gemilerin Almanya'dan satın alındığını belirterek, gemilere Türk bayrağını çekmesinin ardından Rus şehirlerini bombalatması bardağı taşıran son damla olmuştu. Osmanlı artık I. Dünya Savaşı'nın tam ortasındaydı.

Rus donanması 17 Kasım 1914 günü Trabzon'u bombaladı. İngiliz, Fransız ve İtalyan donanmaları Çanakkale Boğazı'na çoktan dayanmıştı.

Çanakkale geçilmez!

İtilaf Devletleri Çanakkale Boğazı'nı aşarak İstanbul'u da kolayca ele geçireceklerini düşünüyorlardı. Böylelikle Akdeniz?Karadeniz yolu İngiltere?Fransa ve Rusya'nın denetimine girecek, başkenti İstanbul'u yitiren Osmanlı Devleti de oyun dışı kalmış olacaktı.

İngiliz?Fransız donanması Osmanlı Devleti ile savaşa girdikleri Ağustos 1914'ten başlayarak Çanakkale Boğazı'na giriş?çıkışı denetimleri altına almışlardı. Kasım?Aralık 1914'te Boğazı savunan Türk tabyalarına karşı bir kaç saldırı düzenlediler. Ama asıl deniz harekatı 19 Şubat 1915'te başlamıştı. 40 gemiden oluşan İngiliz?Fransız filosunun saldırısını Türk topçuları Boğazın iki yakasından açtıkları şiddetli ateşle geri püskürttüler. 25 Şubat 1915'teki ikinci büyük saldırıda Boğazı savunan dış tabyaları susturmayı başardılarsa da iç tabyaların direnmesi karşısında Boğaza girmeyi başaramadılar. Bu durum karşısında ellerindeki bütün güçleri toplayarak kesin sonuç almak için bir harekat düzenlemeye karar verdiler. Böylesi bir gelişmeyi bekleyen Türkler de Boğazın iki yakasındaki savunma güçlerini artırdılar. Boğazın sularına da çok miktarda mayın döktüler. 18 Mart 1915 günü başlayan büyük saldırının başlangıcında İngiliz ve Fransız donanmasından dört zırhlı mayınlara çarptı. Bunlardan ikisi batmış, ikisi de hareketsiz kalmıştı. Bu gelişmeler üzerine geri çekilmeye çalışan iki Fransız zırhlısı da mayına çarparak ağır yara aldı. Uzun hazırlıklar sonunda giriştikleri saldırının daha ilk gününde böylesi bir yenilgiye uğrayınca İngiliz?Fransız filosu Çanakkale Boğazı'ndan ayrılmak zorunda kaldı.

Bu olayın Deniz Harp tarihindeki yeri inkar edilemeyecek kadar büyüktür. Bu yüzden Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'nın hemen hemen bütün birliklerinde her 18 Mart bütün heyecanı ve coşkunluğuyla yeniden yaşanır, yeniden yaşatılır. Marşlar, kahramanlık türküleri söylenir. Bir esenliktir 18 Mart, zaferin efsanevî çığlığını hatırlatır.

_________________


En son uzaymb tarafından Cum Tem 31, 2009 3:13 am tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
uzaymb
Webmaster
Webmaster
Avatar

Bilgiler Kayıt: Jun 01, 2009
Mesajlar: 205

Bağlantı


MesajTarih: Cum Tem 31, 2009 1:02 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

-2-

Her yıl Çanakkale Savaşı yıldönümü vesilesiyle gündeme gelen kısır tartışmalar, seviyesiz çekişmeler ve bu savaş etrafında oluşturulmak istenen “kaos” ortamı, bu yıl daha da artarak gündeme oturdu. Her kafadan bir ses, durumdan vazife çıkaranlar.

Partilisi konuşuyor, akademisyeni konuşuyor, medyası konuşuyor; hulasa uzman olan olmayan herkes fikrini söylüyor. En tepelerden hakimane bir tonla tartışmaya katılanlar olduğu gibi, yüzlerce yazar, çizer ve belgesel-filimcinin yanı sıra, sade vatandaşın sesi de kısıkta olsa çıkıyor. Kimse bu milli (yoksa ulusal mı demeliyim) kahramanlık ve gurur tablosunu, ideolojik olarak yakın bulmadığı insanlarla paylaşmak istemiyor. Kimse bu hamaset parsasından, kendi çevresi haricine bir pay bırakmak istemiyor. Herkes konuşmasına konuşuyor da; nedense ortaya dört başı mamur bir “Çanakkale” çıkmıyor. Çanakkale dahi, düşüncesi ne olursa olsun, bu milletin bütün fertleri için ortak bir payda olmuyor/olamıyor. Çanakkale’yle ilgili fikirler, o meşhur benzetme ile “körlerin fil tarifine benziyor.” Körlerden hangisi, filin ne yanını tutarsa fili öylece tarif ediyor. Haydi körler mazur diyelim; hiç fil görmediklerinden böyle yapıyorlar. Peki Çanakkale’yle ilgili konuşup yazan, belgesel-film çeken sözde aydın taifesine ne demeli? Yoksa onlarda mı kör? Önlerinde duran koca bir tarihi; siperi, tabyası, enkazı, müzesi, arşivi, yerli yabancı belgesi, dönem gazeteleri v.s ile neden bütünüyle görmezler, yada önemli bir bölümünü görmezlikten gelirler? Yahut bu aydın makulesinin daha başka hesapları mı var?
Yani, Çanakkale savaşını, ladini/pagan bir savaşa indirgeyen tatlı su frengi solcularımızın ne gibi bir körlüğü veya hesabı olabilir ki? Kendilerinin de altını çizdiği gibi, yedi düvele karşı yapılan devasa bir savaşı; sadece tek adama ve onun deha ve becerilerine indirgeyen heyecan kasırgasına tutulmuş Kemalistlerimiz nasıl bir körlük ve hesap içinde olabilir ki? Dünya savaşının gidişatını belirlemiş böylesine muazzam bir zaferi, kahraman Türk milletinden başka hiçbir milletle paylaşmaya yanaşmayan, hamaset denizinde boğulmuş milliyetçilerimizin körlüğünden yada hesabından söz edilebilir mi? Peki, savaş sırasında görülen olağanüstü/mucizevi olaylardan ve sonrasında savaş mahallerini ziyaret eden bazı insanların (özellikle geceleri) duyduğu gaybi seslerden neredeyse cezbeye kapılan muhafazakar İslamcılarımız ve dahi Çanakkale dendiğinde içinde hiçbir his oluşmadığını handiyse övünerek söyleyen tuhaf İslamcılarımız da mı körlük illetiyle malul, yahut başka bir hesap içindeler?

Sahi, şimdi bir de Çanakkale savaşına “sevgi/dostluk ve centilmenlik savaşı” diyen, mantık ve iz’an bendini yıkmış, hakikaten kör ve hakikaten anlaşılmaz bir hesabın içinde olduğu aşikar bir taraftar güruhu daha türedi. Bu ne idüğü belirsiz güruha; gezip gördükleri, hatta belgesel-filmini çektikleri Çanakkale siperlerinin, gizli açık tabyaların ve yine açık-kapalı müzelerde sergilenen şu kadar enkaz ve asarın zannettikleri gibi bir spor karşılaşmasına ve dostluk maçına ait olmayıp; dünya tarihinin kaydettiği en acımasız, süreklilik bakımından en uzun ve 500.000’den fazla ölümle en kanlı savaşlardan birine ait olduğunu hatırlatıyoruz. Sağlıklarından endişe ederek, özellikle de nöroloji ve psikiyatri servislerine görünmelerini salık veriyoruz. Eğer yardımımızı istemiyor yada tedaviden sonra yine aynı tepkiyi veriyorlarsa, kendilerini tarihin şaşmaz pençelerine havale ederek tarihin çöplüğüne fırlatıyoruz.

İLLETLİ TOPLUM

İşbu girişten sonra…Aslında Çanakkale, bizim ülke olarak içinde bulunduğumuz hal ü pür melalin “müthiş” bir göstergesidir. Şimdiye kadar “Bu Ülkede” hangi sorunlu konu dört başı mamur tarif ve tasnif edilmiş ve hangi soruna bihakkın çözüm bulunmuştur? Siyasi, iktisadi, içtimai manada toplum olarak bünyemizde yıllarca yer etmiş araz ve illetlere karşı ne önlem alabildik? Toplumun bütün bireyleri ve katmanları olarak hangi konuda hangi ortak dili, ortak fikri ve ortak duruşu oluşturabildik ki; bu ortak tavır Çanakkale konusunda da sergilensin? Üzülerek belirtelim, görüldüğü gibi aslında ortada bir tuhaflık yok. Tuhaflık hadisenin bizzat kökenindedir. Şöyle ki, aslında bu durum başlı başına bir hastalığa, toplumsal bünyemizde yer etmiş bir illete delalet eder; Batılılaşma serüveni. Hikaye, gayet eski olmakla birlikte küçük bir hatırlatmada fayda var. Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak için verdiğimiz mücadele, hangi yaramıza melhem oldu? Çifte kültürlü, çifte ahlaklı, neredeyse çifte dinli marazi bir toplum haline geldik. Batı medeniyetine yönümüzü çevirip şifa bulalım isterken, yöneldikçe daha çok hasta olduk. Bu ülkede aklı erenler; yıllardır toplum olarak yozlaştığımızdan, devlet ve bürokrasimizin kokuşmuşluğundan, ekonomimizin iflasından vs söz ediyorlar. Ne içeride, ne dışarıda itibarı kalmamış bir toplum ve acziyetiyle muz cumhuriyetine dönüşmüş bir ülke olmak bize ne kazandırır ki?

Televole kültürüyle mücehhez ve bunu yegane hayat biçimi zanneden bir gençlik, film/dizi kahramanlarının sanal dünyası ile gerçek hayatı birbirine karıştıracak kadar aklını savurmuş bir gençlik, kendine satanizm sapkınlığından din üretmeye çalışacak kadar dibe vurmuş bir gençlik ve nihayet katliam ve zulümlerin zirveye çıktığı Batı’nın yüz karası bir savaşı, “dostluk ve sevgi” karşılaşmasına döndürecek kadar amiyane tabirle “kafayı çizmiş” bir gençlik kimin eseridir dersiniz? Alkol, uyuşturucu, kumar bahsine girmiyorum. Hantal devlet, yozlaşmış bürokrasi, hırsız işadamı, beceriksiz eğitimci ve nihayet cahil halk öyle mi? İstediğimiz kadar bu listeyi uzatır, dilediğimiz sıfatla dilediğimiz gerekçeyi buluruz. Hep böyle yapılmamış mı, çözüm üretmek yerine herkes birbirini karalama yarışına girmemiş mi? Peki, soralım kendimize şimdi; neyi ne kadar düzelttik, neyi çözdük, neyi başardık?

İşin garibi, sanki asırlarca devlet geleneği olan, koskoca imparatorluğun bakayası/mirasçısı bir ülke değil de; Afrika’da bir muz cumhuriyetiyiz. Birikmiş ve çözmekten aciz göründüğümüz sorunlarımızla verdiğimiz görüntü bundan daha iç açıcı bir konum değil. Kendilerini yüzüstü bırakıp giden sömürgeci efendilerinin ardından kavgaya tutuşan, asla bir doğruları ve tutunacak dalları olmayan Afrikalılar gibiyiz. Kime yaslanacağımızı, kime güveneceğimizi, kime perestiş edeceğimizi şaşırmışız; kendimize özgü ilkemiz yok, ülkümüz yok. Eğer aklımızı başımıza devşirmezsek, korkarım bu gidişle bir ülkemiz de olmayacak.

Böyle mi olmalı? Doğrusu şu an içinde bulunduğumuz yol mudur?

Yoksa şairin uyardığı gibi mi:

Tepelerin yanında yüksek bir dağmışız biz,

Hastalık bulaşmadan zinde ve sağmışız biz,

Ataların zekatı kadar bir yurt içine;

Nasıl da sığdırılmış, nasıl da sığmışız biz?

Nasıl oldu diye sormuyorum, şimdiye kadar olan olmuş. Şimdiyi ve sonrasını sorgulamayı öneriyorum ben; eğer muz cumhuriyeti, yada marazi bir toplum değilsek bunu başarabiliriz. Gerçekten de düzeltilemeyecek bir noktada mıyız? Hastalığımız bu kadar derin ve öldürücü bir halde mi? Her şeye rağmen, ben hala köklü toplumsal dinamiklere sahip olduğumuza inanıyorum ve her şeyden önemlisi de gerekli aklı selime.

AKLI TUTULMASI YADA BİR MİLLETİN TARİH BİLİNCİ

Aslında toplum olarak yaşadığımız -öncesi de var ama biz Çanakkale’yi milat alalım- bir kasırga, bir tufan, dehşetli bir savruluştur. Savaşlar, ihanetler, katliamlar, isyanlar ve dağları yerinden oynatacak köklü değişimlerin tarihidir bizim yakın tarihimiz. Cemil Meriç, Bir Facianın Hikayesi adlı kitabında “toplumsal cinnet “ der yaşadığımıza, batılının tabiriyle “anomi.” Cumhuriyetle gelen barış ve dışa kapalı sükunet yılları… Devleti ve toplumu baştan aşağı değiştirecek köklü projelerin yürürlüğe konduğu, daha çok metazori dönüşümlerin ete kemiğe büründüğü yıllar. Adına “Batılılaşama Projesi” diyebileceğimiz devrimlerin, birer birer gerçekleştirilip toplumun kılık kıyafetine kadar inilerek pratiğe aktarıldığı yıllar. Batıcı pozitivist/seküler kadrolar, milli şef önderliğinde Osmanlı’dan kalan ne varsa “reddi miras” ile berhava ediyorlardı. Sadece devleti, toplumu ve insanı dönüştürmekle kalmıyorlar, aynı zamanda Osmanlı’dan kalma yapıları; camileri, çeşmeleri, okulları, hanları, hamamları vs de yok ediyorlardı. Tarihi, mimari, kültürel ve manevi değeri varmış kimsenin gözünün gördüğü yoktu.

Halkın son derece sevip saydığı, gerektiğinde uğruna canını verdiği savaş ve Milli Mücadele kahramanı Gazi Paşa bile çığırından çıkan olaylara müdahale edemiyor, kraldan çok kralcı kesilen yalaka atanmışların çılgınlıklarına yetişemiyordu. Nitekim, bir mecliste o çok sevdiği Türk sanat musikimizle ilgili yaptığı tesbiti yanlış anlayan bir atanmış marifetiyle; radyoda Türk sanat musikisinin yasaklandığını tam yedi yıl sonra öğrenmiş ve öğrendiğinde şoke olmuştur. Derhal düzeltilmesi için emir verdiğin de; samimiyetle yapılan değişimlerle, kraldan çok kralcı kesilen atanmışların yaptığı yanlış uygulamalar arasındaki müthiş çelişki Gazi’yi iyice yalnızlığa itmiştir. Yalnızlığın hangi raddelerde seyrettiğini görmek isteyenler; bir cezve takımı, birkaç küçük tencere, bir gaz ocağı ve annesinden kalan bir seccadeyle Ankara Atatürk Orman Çiftliğinin gözlerden uzak bir köşesinde sığındığı minik köy kulübesini hala ziyaret edebilirler.
Cumhuriyet sonrasında vuku bulan savruluşu, “zemin kayması” diye adlandırmak mümkün. Eğer yoksa, bu kavramlaştırmayla sosyal bilimlere bir katkımız olsun. Bu ‘reddi miras’ ve ‘zemin kayması’ topluma ve özellikle aydınlarımıza “akıl tutulmasını” da beraberinde getirdi. Geçmişi inkar ile boşalan yere, Batıyı tanımaktan aciz Batı tutkunu aydınlarımız ne yazık ki kalıcı ve ülke sorunlarını çözücü bir alternatif düşünce/düzen koyamadılar. İki medeniyet, iki kültür ve iki gerçek arasında kalan toplum marazi bir hal alarak, iyileşmek yerine daha derin hastalıklara duçar oldu. Zaten aklı kendine yetmeyen, bir türlü aydınlanamamış aydınların oluşturduğu bu çelişkilerle dolu ortamda; toplum olarak maşeri şuurumuzu yitirdik ve bizi biz yapan aklımızı kaybettik. İşte bu herc ü mercin yol açtığı “zemin kaymasının” bizi getirdiği son noktadır “akıl tutulması.”
Oysa meseleleri bırakın çözmeyi, asgari düzeyde algılayıp tanımlayabilmek için ve hatta günlük yaşamın idamesi için; insanın “asgari ölçüde akla, muhakeme gücüne” sahip olması gerekir. Yoksa hiçbir meselenin içinden çıkamaz ve her zaman yüzüne gözüne bulaştırır. Peki biz hangi meselenin içinden çıkabildik şimdiye dek, yüzümüze gözümüze bulaştırmadan hallettiğimiz bir mesele var mı sahi?
Biraz hamasete ne dersiniz. Tarihte onlarca devlet kurmuş bir milletiz; Çin’den Avrupa’ya, Hind’den Afrika’ya kadar. Anadolu’yu fethettiğimizde sayısız medeniyetlere sahne olmuş bir mirası devraldık; Hitit, Frig, İyon, Lidya, Bizans vs. En son kurduğumuz imparatorluk üç kıtaya yüz yıllarca hükmetmiş; cenubi Afrika’dan Yemen’e, İran’dan Kafkaslar’a, Kırım’dan Avrupa içlerine kadar. Dünyanın en yüksek medeniyetlerinden birini asırlarca temsil etmiş, Batı’ya karşı İslam’ın bayraktarlığını yapmışız. Halife-i ruy-i zeminin beşareti ve imametiyle üç kıtanın Müslümanlarına payıtaht ve sığınılacak melce olmuşuz (yakın zaman önce medyada yer alan Açe Sumatra haberlerini hatırlayınız). Velhasıl Hakan-ı Türk, Sultan-ı Rum, Sahib-i Tac-ı Roma ve Halife-i Müslimin sıfatlarını aynı anda taşıyarak dünyaya ferman okutturmuş; dostlarımıza rahmet, düşmanlarımıza gazap olmuşuz. Yine üstadın diliyle, “Kıtaları ipek bir kumaş gibi keser biçerdik. Kelleler damlardı kılıcımızdan. Biz vardık cihanda, bir de küffar…”
Tarihin kaydettiği en büyük ve uzun ömürlü devletlerden birini kurduk; cihan harbi sonunda Osmanlı yıkılırken bile dört büyük devletten birisiydi. Akl-ı selime yatırım, yapmayan bir milletin, bir devletin bu işlerin bırakın yüzde birini, binde birini; milyonda birini gerçekleştirme imkanı var mıdır? Sınırları içinde barındırdığı onlarca –belki yüzlerce- ırktan, dinden, dilden müteşekkil halkını (tebaasını ve reayasını) aynı ilke, aynı ülkü ve aynı ülke etrafında toplayacak basiret, feraset ve dehayı gösteremeyen bir devletin böylesine devasa (popüler deyimle evrensel) boyutlara ulaşabilmesi mümkün müdür?

VE ÇANAKKALE

Çanakkale örneğine indirgersek; orada vuku bulan savaş işte böylesine devasa bir imparatorluğun varolma mücadelesidir. I.Cihan harbini bu adlandırma yerine, İngiliz belgelerinde adlandırıldığı gibi “Osmanlı’nın Paylaşımı Savaşı” diye anlayabilirsek, Sevr’in Osmanlı mirasının/topraklarının paylaşımı anlaşması olduğunu bilirsek; o zaman bu savaşın gerçek amacının ne olduğunu da ayan beyan anlamış oluruz. İddia edildiği veya resmi ders ve tarih kitaplarında yazılıp çizildiği gibi, ilk dünya savaşının sebebi; ne itilaf devletleri ile ittifak devletleri arasında vuku bulan Afrika ve Asya kıtası üzerindeki sömürge paylaşımı -sanki Osmanlı devleti ile direkt ilgisi yokmuş gibi- ve ne de Almanlara karşı Rusya’ya yardım etme girişimiydi. Dönemin süper güçleri arasında sağlanan konsensüse göre; düpedüz Osmanlı Devleti’nin parçalanması ve paylaşılmasının ittifakla hayata geçirilmesi projesiydi.
Onun içindir ki, düvel-i muazzama bütün gücüyle ve aylarca saldırır Çanakkale’ye. Onun içindir ki, onca gemi, denizaltı ve insan kaybına rağmen asla geri çekilmeye yanaşmazlar.
Devlet-i Ali Osman’ın büyüklüğü de bu muazzam güç karşısında ortaya çıkar. Yemen’de, Afrika’da, Galiçya’da. Kafkasya’da ki cephelerle birlikte, şimdi de Çanakkale’de yeni bir cephe açılmıştır. Varolan ordusu ve üç kıtaya yayılmış topraklarından icabet eden gönüllülerle destansı bir savaş verilir Çanakkale’de. Subaylarının, erlerinin, erbaşlarının asırların imbiğinden süzülüp gelen cesareti, feragati ve dehası; dehşetli imkansızlıklar içerisinde Çanakkale’de bir kez daha ortaya çıkar. Bu yüce destan, kanla, alın teriyle, acılarla, zulümlerle ve göz yaşıyla ilmek ilmek örülür Çanakkale’de. Bu tarifi imkansız zafer, nice isimsiz şehitlerin ve gazilerin bin bir meşakkat karşısında serden geçerek kendilerini feda etmesiyle yazılır Çanakkale’de. Bu eşi görülmemiş savunma, üç kıtadan kopup gelen Mehmetler’in anadan, yardan geçerek özlerinde var olan yücelik ve kahramanlığın tabyalara yansımasıyla süslenir Çanakkale’de.
Zamanın her türlü teknolojik imkanlarını ve askeri gücünü kullanarak saldıran düvel-i muazzama’ya, imkansızlıklar içinde aylarca direnebilen ve “Çanakkale geçilmez” dedirten bu ruh; kendini var eden özelliklerinden arındırılarak anlaşılamaz. O ruhu sadece Türklük’le, ulusalcılıkla, tek adamcılıkla, hurafecilikle ve centilmenlik karşılaşması saçmalığıyla izah etmenin imkanı yoktur, olamaz da. O ruhu, ancak yüce bir medeniyet, yüksek bir seciye, kendini dinine, milletine, namusuna, geleneklerine adamış ve ufku dünyayı saran şerefli bir halk temsil edebilir.

AKIL TUTULMASINA ÖRNEKLER

Şimdi tam sırası değil mi sormanın; sahi nedir bu soyutlamalar, arındırmalar, bilgiyi ve hatta tarihi ters yüz etmeler? Bu ne cürettir, ne cesarettir ki; söz konusu olan Çanakkale gibi devasa bir savaş ve muhteşem bir zaferdir. Kim, kimden ve neyi gizlemeye çalışıyor? Eğer yaşanan “akıl tutulması” değilse, gizlemenin mümkün olabileceğini sanmak, en hafifinden safdillik değil mi? Ve dahi diyelim ki, işbu cüretkarların, bilgi kırıcıların ve tarihi çarpıtanların ‘aklı tutulmuştur;’ peki bu milletin de mi aklı tutulmuştur ki, bunca saçmalık ve hezeyanı sineye çekmektedir.
Alalım şu Çanakkale’yi dinle alakasızmış gibi gösterip, pagan bir bakışla izaha kalkışanları. Orayı ziyaret eden, hakkında yazı yazan dindar kesimi, her gün köşelerinden top atışına tutanları. Bu güruh, Osmanlı padişahı Sultan Reşad’ın, müslümanların Halifesi sıfatıyla kendi tebaasını ve bütün dünya müslümanlarını İslam aleminin bekası ve selameti için savaşmaya çağıran 23.11.1914 tarihli “Cihad-ı Ekber Fermanını” duymamışlar mı, bu belgeye ulaşamamışlar mı? Almanlar’ın bile Osmanlı ile ittifak ederken bel bağladığı en büyük savaş taktiği bu değil miydi; Hilafetin gücünü kullanarak, İngiliz ve Fransızlara karşı Asya ve Afrika müslümanlarını ayaklandırmak. Bu planın Almanlar açısından ne kadarının gerçekleştiği tartışılabilir; ancak Türkler açısından ne kadarının gerçekleştiğini merak edenler, İş Bankası’nın kuruluş sermayesinin nereden tedarik edildiğini araştırabilirler.
Cami, namaz, seccade, dua, Allah, tespih, secde vs gibi dini kavramları duyduğunda tüyleri diken diken olan güruh ne sanıyor? Bu savaşın ve dahi Kurtuluş Savaşının hiçbir dini değere yaslanmadan kazanıldığını mı sanıyor?
Ellerinden gelse mütedeyyin Müslümanları Çanakkale’ye uğratmayacaklar. Uğratmamak ne kelime; neredeyse Gelibolu’dan denize dökecekler. Kendinize gelin efendiler; bu ülkede araştırılsa Çanakkale’de şehit veya gazi vermemiş aile yoktur. Bu insanlar, düşman üzerine şarkı söyleyerek, horalarla viralarla yürümediler; tekbirlerle, tahlillerle yürüdüler. Din aşkıyla , Allah aşkıyla, cihad aşkıyla vuruştular. Bu nedenledir ki, biz de onları, dini birer kavram olan şehit ve gazi sıfatıyla anıyoruz.
Dinlermisiniz Mustafa Kemal Paşa’nın dilinden: “…Karşılıklı siperler arasında mesafe sekiz metre… Yani ölüm muhakkak… Birinci siperdekiler hiç biri kurtulamamacasına kamilen ölüyor, ikincidekiler onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar şayan-ı gıpta bir itidal ve tevekkülle biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor.hiç ufak bir fütur göstermiyor. Sarsılmak yok, okuma bilenler ellerinde Kur’an-ı Kerim, cennete girmeğe hazırlanıyorlar. Bilmeyenler, kelime-i şehadet çekerek yürüyorlar. Ben kırbacımla taarruz emrimi verdiğim zaman, askerlerim düşmanın üzerine öyle atıldılar ki, tarif etmesi imkansız… hep bir ağızdan “Allah Allah!” sesleri yeri göğü inletiyordu… Bu, Türk askerlerindeki ruh kuvvetini gösteren şayan-ı hayret ve tebrik bir misaldir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale Savaşını kazandıran bu yüksek ruhtur.” (M. Kemal Çanakkale’yi Anlatıyor: Ruşen Eşref Ünaydın)
Bir de Çanakkale’de savaşmış İngiliz paşası Sir Hamilton’dan aktarma yapalım: “İngilizler için bu derece umutsuzca ve kan dökücü olan muharebenin tafsilatı asla ve asla kağıt yaprakları üzerine konamaz… Türkler birbiri ardınca muharebe meydanına atıldılar ve Allah’ın adını zikrederek pek yiğitçe ve arslanca harbettiler…” (Çanakkale Kalbe Gömülü Değerler: H. Hüseyin Maltepe)

Çanakkale Cephe Komutanı Alman Genaral Liman Von Sanders’ten de bir alıntı yapalım, zira omuz omuza savaştığı askerini en iyi o bilir: “…Dünyanın her türlü araç ve imkanlarına sahip düşmanlarıyla aslanlar gibi dövüşüyorlardı. Bu ne sessiz, bu ne gösterişsiz bir vatan sevgisiydi. Allah adını anarak düşmanın üzerine atılıyorlardı. Düşmanları bile onlara hayaran kalmıştı.” (Çanakkale Kalbe Gömülü değerler: H. Hüseyin Maltepe)

Görünen o ki; ya her üç komutan da aynı sahneye şahit olmuş, yada savaşın bütün cephe ve safhalarında Türkler düşmana aynı nidayla saldırmışlar. Ne dersiniz?..

Hayır tersi nasıl beklenebilir ki bir İslam devletinin askerinden, subayından.

Anlaşılan unutulmaması için sürekli hatırlatmak gerekecek bu güruha; Çanakkale savaşı, Osmanlı İslam Devleti’nin ‘küffara’ karşı Hilafet makamı olarak açtığı ‘cihad’ın adıdır.

Ordumuzun, savaşta düşmana karşı açtığı (moda tabiriyle Arapça yazılı yeşil) “sancak”ın üzerinde de; “La ilahe illallah” yazmaktadır. Dileyenler savaş döneminde Harbiye Nezareti’nce yayınlanan ‘harp Mecmuası’na bakabilirler. Biz mecmuadan, yine Mustafa Kemal’le ilgili bir bölümü aktaralım. Gazi’nin beyanıyla; “Ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum!” komutuyla, düşmana karşı kahramanca hücuma kalkan 57.Alay’ın “hiç biri kurtulamamacasına kamilen ölüyor.” Artık zafer kazanılmış, düvel-i muazzamanın en kalabalık orduları burada büyük bir hezimete mahkum edilmiştir. Şehitleri anma, gazilere madalyalarını takma günü gelmiştir. Büyük bir merasim düzenlenir. Çanakkale mücadelesine katılmış tüm alaylar, takımlar birer birer sıralanır. Adı okunan alay adına rütbeliler gelip şeref madalyalarını almaktadır. Sıra 57.Alay’a gelince; ortaya hiç kimse çıkmaz. Çünkü hepsi bu güzelim vatan uğruna şehit olmuştur. Ortada sadece bir kanlı “sancakları” kalmıştır. Başka alaya mensup bir Mehmetçik bu kanlı sancağı ortaya getirir. 57.Alay’ın şeref madalyası sancaklarına takılır. Bu hazin manzara karşısında gözler yaşarmış, dudaklar “fatiha”ları şehitlerimizin ruhuna göndermeye başlamıştır.” (Çanakkale: Talha Uğurluel)

Haydi daha yakın örnekler verelim ki, belki beyne giden damarlara kanla beraber birazcık iz’an ve insaf pompalanır. Ekim 1950’de Kore’ye gidecek askerlere hem de açık alanda bilfiil yüksek rütbeli subaylar (bugünlerde korkuyla dile getirildiği şekilde: toplu) namaz kıldırmadı mı? Genel Kurmay gönderdiği her kafileye bir imam atamadı mı? Türk askerinin Kore’de yaptığı ilk caminin açılışı 16 Temmuz1956’da Tuğgenaral Cemil Uluçevik Paşa tarafından yapılmadı mı?

“Bu Ülke”de; İngiliz’e, Fransız’a, Avustralya’lıya, Yeni Zelandalı’ya, Rus’a tutmadığı kini; dedesi/ babası Çanakkale’de, Kafkaslar’da bu düşmana karşı savaşırken şehit/gazi olmuş Müslümanlara karşı tutan ne idüğü belirsiz taife bilmelidir ki, bu mazlum millet bir gün bu çarpıklığın, akıl tutulmasının hesabını sorar. Ne yani siz istiyorsunuz diye, mum yakıp istavroz mu çıkaralım Çanakkale’de? Ziyaret sırasında analar, bacılar başörtüsünü çıkarıp, dedeler sakalını mı kessin istiyorsunuz? Mezar ziyaret adabıyla ilgili, İslamın ritüellerini bir yana bırakıp; pagan ayinleri mi yapalım? Anıtları, heykelleri, mezar taşlarını bu millete yakışır bir vakar ile, Kur’an ile, dua ile, tesbih ile değil de ; bir hristiyan, şaman yada Budist gibi mi gezelim? Önerisi nedir zümrenin; açıkça ilan etsinler millete.

Artık mührümüz/imzamız olan, bizim için kutsal bir değer ifade eden bu meşru yerleri yozlaştırmayı, saptırmayı bırakın da; eğer bu yerlerin taşıdığı kutsal değerden rahatsız oluyorsanız, kendinize meşruiyet sağlayacak yeni yerler bulun, gerekirse uydurun.

Koskoca bir cephe savaşını, o zamanki rütbesiyle ‘yarbay’ ve sonradan ‘albay’ olan Mustafa Kemal’in omuzlarına yıkarak, akılları sıra onu yüceltmeye çalışanlar var. Mustafa Kemal’i, elbetteki stratejik bir öneme haiz Anafartalar savunmasıyla öne çıkarıp diğer cepheleri görmezden gelerek, savaşı sadece bir noktaya odaklamak isteyenler ne yapmak istiyorlar? Bu basit tavırlar, ne gerçek bir savaş kahramanı olan Mustafa Kemal’in şanına ekstra bir katkı yapar, ne de Çanakkale savaşının diğer cephelerini ve değerli komutanlarının şanını düşürür. Çok mu zor geliyor böyle düşünen kesime; Mustafa Kemal’in Çanakkale’de bir Osmanlı zabiti olarak görev yaptığını bilmek? Onun üzerinde Kolordu Komutanı Esat Paşa, onun da üzerinde cephe (5. Ordu) komutanı Alman Genaral Liman Von Sanders vardı. Gerekliyse eğer, onun da Harbiye Nazırı Enver Paşa emrinde olduğunu, onun sadrazam Sait Halim Paşa’ya ve onunda Sultan/Halife Mehmet Reşat’a bağlı olduğunu hatırlatalım. Bu basit bilgileri hatırlatmakta fayda var; belki akıl tutulmasına iyi gelir. Çanakkale, diğer cepheleri, komutanları ve askerlerinin candan, serden geçerek yaptıkları direnişle daha mı az övgüye layıktır bu kesimin gözünde? Onların yaptığı da kahramanlık değilse nedir? Yoksa kahramanlık payesi dağıtmak, belli kesimlere ve onların koyduğu özel ölçülere göre mi veriliyor? Adı üstünde, yapılan zaten kahramanlık, ondan öte bir paye yok; ama birileri bununla yetinmiyor, kendileri bu memleket için bir şeyler ortaya koyamazken, bu ülkenin kahramanlarını, şehitlerini, gazilerini tasnife tabi tutuyor. İşine gelmeyeni siliyor, gerekirse görmezden geliyor; işine geleni de nasıl yücelteceğini şaşırıyor. İşte Çanakkale Üniversitesi sitesinden, Anafartalar’da Mustafa Kemal’in göğsüne isabet eden şarapnel parçasının saatine çarpmasını anlatan bir bölüm: “ Omega saati, Türk milleti için kendini feda etti, Komutan Mustafa Kemal’i kurtardı. Türk Ordusunun Kumandanını, Türk milletini, ortadoğuyu, insanlığı kurtardı.” Artık burada bir tür esrime hali söz konusudur ki; ağızdan çıkanı kulak işitmemektedir, yazar kendinden geçmiş ve kalemini hezeyana teslim etmiştir. Dikkat ediniz, burada kurtarıcı olan Gazi’nin kendisi değil onun ‘omega saatidir.’ Bir saatin kudretinin nerelere kadar uzanabileceğini müşahade açısından ilginç değil mi? Küçücük cümledeki büyük mantık hatalarına da girmeyelim. Sadece ortadoğu’nun Çanakkale’den sonra elimizden çıktığını ve o tarihten beri barış ve huzur yüzü görmediğini hatırlatarak geçelim. Şimdi bu şahıs, aklı sıra Gazi’yi övüyor mu, yoksa yeriyor mu varın siz karar verin?

_________________
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
uzaymb
Webmaster
Webmaster
Avatar

Bilgiler Kayıt: Jun 01, 2009
Mesajlar: 205

Bağlantı


MesajTarih: Cum Tem 31, 2009 1:04 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

-3-
ÇANAKKALE BİR DESTANDIR!

Çanakkale Zaferi, yokluk ve yoksulluk döneminin başarısıdır. Maddi ve siyasi açıdan devletin tıkandığı bir dönemde meydana gelmiştir. Maddi imkânların neredeyse tabana vurduğu, düşmanların ise çok güçlü bulunduğu bir savaştır.

Bu gerçeğe rağmen Çanakkale Savaşları nasıl zaferimizle sonuçlandı?

Bu zaferin bir tek doğru izahı vardır. O da Mehmetçiğin imanıdır. "Ölürsem şehit, kalırsam gazi!" dedirten iman, askerimizi kahramanlaştırmıştır.

Kana, kine ve inanılamaz bir ateş sağanağına rağmen Mehmetçik, adının ilham ettiği imanı hiç unutmamış, bir gül bahçesine girercesine şehadete koşmuştur. Yine bu imanladır ki, fedakârlığın her türlüsüne, açlığa, susuzluğa, yara bere ile yaşamaya sabırla katlanmış, yılmamış, yıkılmamıştır.

Mehmetçiği ayakta tutan güç, düşmanlarını şaşkına çevirmiştir. Zira böylesine bir direnci onlar değil düşünmek, hayal bile edememişlerdi.

Düşman cephe, her ihtimali hesaba katmıştı, ama bu imanın kahramanlaştırma derecesini bilememişti.

Ateş püsküren çeliğe karşı Mehmetçik, iman dolu göğsünü siper etmişti. Hem de onca kana, kine ve acımasızlığa rağmen insanlığından bir şey kaybetmiyor, düşmanının seviyesizliğine asla düşmüyor, böylece savaşa güzellik getiriyordu. Hastaya, hastaneye, silâhsıza, teslim olana ateş etmiyor, esire misafir muamelesi yapıyordu. İmanından kaynaklanan merhameti öyle coşkundu ki, onu "tek dişi kalmış medeniyet"in acımasızlığı bile söndüremedi. Bu merhametten düşmanı da yararlandı. Kendisini tehlikeye atarak, yaralı düşmanını sırtlayıp siperine götürdü.

Mehmetçik, Çanakkale'de binlerce insanlık dersi verdi. Şimdi, daha aradan bir asır bile geçmeden, bırakın düşmanlarını, dostları, hatta çocukları ve torunları dahi o insanlık örneklerine yabancılaştı! O güzelim insanlık tabloları unutuluverdi.

Mehmetçiğin Çanakkale'de yaşattığı insanlığa bütün dünya, şimdi daha çok muhtaçtır. Çünkü, açık ve örtülü savaşlarda yine acımasızlıklar, sömürüler, bencillikler ve yaşanıyor;yine insanlar, küçük çıkarlar uğruna, açlığa ve ölüme terk ediliyor;özellikle de Müslümanlar, yine dünyanın her yerinde kana, gözyaşına, acıya boğuluyor.

İşte bu sebeple, Çanakkale'de Mehmetçiğin sergilediği insanlığı samimi olarak yaşatacak bir imana şiddetle ve çok acele ihtiyaç vardır. Bu imanı yaşayarak, dünyada insanlığın, sevginin, hoşgörünün hâlâ var olduğuna insanları inandırmak gerekiyor. Aksi halde zayıfın ezilip sömürüldüğü, zenginin daha da zenginleştiği bir maddeci zihniyet, çölleşmedik gönül bırakmayacaktır.

Dünyayı yeniden ve bir daha merhametle, vicdanla, sevgiyle, şefkatle kim tanıştıracak? Bu insanlık görevi, herkesten önce, Çanakkale dehşetinde bu güzellikleri yaşayanların torunlarına düşmez mi?Yani bize, size, hepimize düşen ve alternatifi olmayan bir görevdir bu... İnsanlık ya yeniden ve bir daha kendine gelerek yaratılış gayesini hatırlayıp dünyaya yaşanılacak bir hayatı gösterecek ya da gelişini hızlandırdığı kıyameti bekleyecektir.

Mehmetçiğin güzelliklerin kaynağı yüreğindeki imandı. O, imanın başka adreslerde aranmaması gerektiğini, adıyla da bütün âleme göstermekteydi. Çünkü o, Mehmetçik idi...Adı, sahibinin güzelliklerine sahipti. Bütün imkânsızlığına, çaresizliğine ve bilgi eksikliğine rağmen, güzelliğin adresini biliyordu.

Güzelliğin kaynağından fazla uzaklaşmamıştı. Gönlü, Güzeller Güzeli'ndeydi...

Bu millet, onu o kadar çok seviyordu ki, bu muhabbetle onun adını askerine ad olarak almıştı. Böylece dünyada, peygamberinin adını kendisine ad olarak alan tek ordu olmuştu.

Hem de bu adı alışta, benzersiz bir incelik göstermiş, asla onun gibi olamayacağını bilmenin ve aşkının derinliğini göstermenin idrakı içinde Muhammed'i Mehmet'e çevirmiş, onu da küçülterek askerine isim yapmıştır.

İşte Çanakkale, bu askerin zaferidir.

Çanakkale'yi diğer zaferlerimizden ayıran bir üstünlüğü de, Osmanlının son döneminde, daha doğrusu çöküşü sırasında kazınılmış olmasıdır.

Bu zafer, "Çöktü, bitti,öldü" denildiği zamanda Osmanlı insanının ne olduğunu bir kez daha bütün dünyaya göstermiştir, Osmanlı insanını bütün olumsuzluklara rağmen güçlü ve üstün kılan İslâm imanını dosta düşmana tanıtmıştır.

O günden sonra düşmanlarımızın asıl hedefi imanımız olmuştur. Çünkü onlar da iyice anlamışlardır ki, yüreklerde bu iman olduğu sürece bu millet ne sürü olur, ne de sömürülür...

Bugün ülkemizin içinde bulunduğu bütün darboğazların sebebi, bizi biz yapan, kimlik ve kişiliğimizi oluşturan değerlerimizden uzaklaşmamızdır. Çanakkale'den aldıkları dersle, düşmanlarımız, neremize vuracaklarını öğrenmişlerdir. Biz ise, tam tersine, bir gaflet ve tembellik içine düşüp sürekli düşman oyunlarına gelmişiz. İşin en acı yanı da, maddi ve manevi varlığımızı borçlu olduğumuz İslâm imanından ve onun kazandırdığı ahlâktan uzaklaşmış olmamızdır. İslâm imanından uzaklaşmak demek, sahip olduğumuz temel hayat damarını koparmak demektir. Çünkü bu millet, bin senedir, sahip olduğu bütün güzellikleri o imana borçludur;bütün kahramanlığını, güzel ahlâkını, sevgisini o imandan ve o imanın en yüksek temsilcisi olan Güzeller Güzeli'nden almıştır. Bu gerçeği görenler, bu milleti zayıflatmak ve yenmek için doğrudan doğruya her vesile ve vasıta ile imana saldırıyor, bu konuda netice almak için her yolu, daha doğrusu her yolsuzluğu deniyorlar;ilmi gerçekleri saptırıyor, tarihi tahrif ediyor, güncel olayları tersine çeviriyorlar.

Bütün mesele, İslâm'la güçlenmiş, kahramanlaşmış olan bu milleti tarih sahnesinden silmektir. Çanakkale'de çok ümitlendiler;maddi sebeplere, silâh ve asker üstünlüğüne, Osmanlı askeri ve bürokratik çözülmesine bakınca da hemen harekete geçtiler. Ancak Mehmetçik bütün bu olumsuzlukları tersine çevirircesine şahlandı. Bu şahlanış , bütün plânları, entrikaları, ince ayar hesapları alt üst etti.

1916 yılının şartları iki yıl sonra değişti, çünkü Mehmetçik, elinden geleni, hatta gelmemesi gerekeni de yapmıştı. Ancak askeri ve sivil bürokrasi, kendisinden ve silâh arkadaşlarından kaynaklanan sebeplerle çaresiz kaldı ve devlet çöktü.

Mehmetçik çökmemişti; zira hâlâ aynı imanın sahibiydi... Gün, düşünülen yerden kalkmanın günüydü. Tekrar, yegâne gücümüz olan Mehmetçiğe iş düştü. Bu defa bütün millet yediden yetmişe Mehmetçikti...

Yeni savaşın adı "İstiklâl Savaşı" idi. İstiklâl "bağımsızlık" demekti. Daha iki asır önce dünyaya bağımsızlık armağan eden devlet, şimdi son vatan parçasında kendi bağımsızlığını kurtarmaya çalışıyordu.

Yine imkânsızlık vardı... Yine düşman çoktu ve güçlüydü...Biraz yorgun ve yaralı da olsa, yine karşılarında kahraman Mehmetçik vardı.

İstiklâl Savaşı, Çanakkale'nin verdiği tecrübe ve moralle kazanıldı. Mustafa Kemal Paşa'dan Ali Çavuş'a kadar aynı kadro, bir kez daha cephede saf tuttu.

Çanakkale Zaferi, hem Balkan Savaşlarındaki acı yenilgimizin hüznünü giderdi, hem de İstiklâl Savaşımıza güç verdi.

Söylemesi biraz zordur;ama Çanakkale Zaferi, günümüzdeki olumsuzluklardan bile sorumludur!Çünkü Çanakkale Savaşı, sekiz buçuk ay içinde, ülkemizin en iyi yetişmiş, en kaliteli insanlarını, gelecek vaat eden parlak gençlerini de alıp götürmüştür. Zira Çanakkale bir "subay savaşı" olmuştur. İstanbul'un ve Anadolu'nun en seçkin liselerinin öğrencileri, gönüllü olarak Mehmetçiğin imdadına koşmuş ve büyük bölümüyle de burada şehit olmuşlardır."Biz Çanakkale'ye bir darülfünün(üniversite) gömdük!" sözü Atatürk'e aittir. En kaliteli insanımızın Çanakkale'de dünyasını değiştirmesi, günümüze kadar uzayıp gelen bir kaht-ı ricale(adam kıtlığına) sebep olmuştur.

Bununla beraber Çanakkale, milletimizin hafızasına kazınmış, hatıralarının en canlısı ve en etkilisi olarak ibretlerle dolu durmaktadır. Çünkü neredeyse her üç evden biri, Çanakkale'ye evlâdını göndermiştir. Hem de Çanakkale'de, bugün çok muhtaç olduğumuz müthiş bir birlik ve beraberlik yaşamışızdır. İstanbul'dan Ankara'ya, İzmir'den Adana'ya, Samsun'dan Selanik'e, Antep'ten Tunceli'ye, Maraş'ten Diyarbakır'a, Medine'den Bağdat'a, Kudüs'ten Trablusgarp'a, Üsküp'ten Saraybosna'ya kadar bütün Osmanlı coğrafyasından insanımız, yan yana omuz omuza düşmana karşı durmuştur. Bu birlik, gönül birliği idi, iman birliği idi, din kardeşliğinin verdiği beraberlik idi.

Şimdi "son vatan parçası" olan Anadolu'da bile, bir avuç insan, Çanakkale'deki birlik ve beraberliği gösteremiyorsa, burada durup düşünmek gerekmez mi? Evet, bu noktada durup düşünmek ve "Acaba biz nerede yanlış yapıyoruz?" diye kendimizi hesaba çekmek icap etmez mi?

Çanakkale'nin o zor ve çetin günlerinde var olup da bugün kaybettiğimiz ruh, nasıl bir şeydi?

İşte, elinizdeki eser, o ruhu, Çanakkale heyecanını yeniden bulmakta bir nebze işe yararsa, mutluluğumuz sonsuz olacaktır.

İnanıyoruz ki, yeniden Çanakkale ruhunu kazanırsak, bir daha Kuva-yı Milliye aşkını yakalarsak, maddeten ve manen çok güçleneceğiz; önümüz açılacak ve biz, bir daha dünyaya insanlık nedir, gösterebileceğiz.

Ümitsiz değiliz. O güzel insanlara ve hatıralarına lâyık olmaya çalışıyoruz. Onları anlayan, seven ve yollarını yol bilen güzel gençler yetişiyor. O güzel gençlere, erkekliğiyle kızıyla, güneylisiyle kuzeylisiyle, doğulusuyla batılısıyla hepsine sevgiler, saygılar sunuyorum.
*************************
ÇANAKKALE ZAFERİ İLE İLGİLİ ÇEŞİTLİ KAYNAKLARDAN ALINTILAR

İngiliz Genarel Maude:
"Başka millet askerinin, artık muharebeyi kaybettik, yenildik diye silahını bırakıp savaştan vazgeçtiği hallerde, Türk askeri için muharebe yeniden başlar."

İngiliz Genareli Oglander:
"Türk Askerlerinin savaş ve muharebe için haiz olduğu yüksek niteliklerin önceden lâyıkiyle bilinmemesi İngilizler için felâket olmuştur. Türk askerlerinin ne yaman muharip olduğunu İngilizler kendileriyle dövüştükten sonra denemeyle anlamışlardır."

Çanakkale'deki Müttefik Ordular Başkomutanı olan İngiliz Generali Hamilton
"Çok cesur harbeden, iyi sevk ve idare edilen asil Türk Ordusunun karşısında bulunuyorsunuz."

AVUSTURYA GENEL VALİSİ LORD CASEY
"Biz Çanakkele yarımadasında Türkler'le savaşarak ve binlerce insanımızı kaybederek, kahraman Türk milletine ve onun eşsiz vatan sevgisine duyduğumuz büyük takdir ve hayranlıkla ayrıldık."
Bütün Avustralya'lılar mehmetçiği kendi evlâtları gibi sever. Onun mertliği, vatan ve insan sevgisi, siperlerdeki dayanılmaz heybeti ve cesareti, bütün Anzakları hayran bırakan yurt sevgisi, insanlığın örnek alacağı büyük hasletlerdir. Mehmetçiğe minnet ve saygılarımla.

GENERAL HAMİLTIN- Çanakkale'de Müttefik kuvvetleri başkomutanı
"Kılıcı insafsız bir maharetle kullanan Türk eli, mağlup ettiği insanların yarasını sarmakta da ustadır."

İngiliz Mareşal Frenç:
"Türk askerleri korku bilmez, dünyada yenilgi adında bir kavram tanımaz. Türkler Asya'nın centilmenleridir."

BEŞİNCİ OSMANLI ORDUSU KUMANDANI MAREŞAL LİMAN VON SANDERS
"Bir asker için mutluluk denen bir şey varsa, Türk'lerle omuz omuza savaşmaktır diyebilirim. Fakir insanlardı; buğday kırığından yapılmış çorba, en önemli yemekleriydi. Sağlıksız su içerlerdi; çamur barınaklarında yatarlardı; fakat en modern silah ve araçlarla donanmış düşmanlarına karşı aslanlar gibi savaşırlardı. Bu insanların kalplerinde sadece ve sadece ulvî bir vatan sevgisi vardır. Ölüme onlar kadar gülümseyerek giden bir millet ferdi daha görmedim."

Lord Byron
"Şehitleri şehit yapan ölümleri değil, ölümlerinin sebebidir."

Müttefik Orduları Başkomutanı General Jean Hamilton
"...Evet, insan ruhunu yenmek oluyor. Dünyada hiçbir ordu bu kadar sürekli ayakta kalamaz. Sadece bugün 1800 şarapnel attı. Aylardan beri gece gündüz savaş gemilerimiz mevzilerini bombalıyor. Son derece hırpalanmış Türkleri koruyan Cenab-ı Allah'larından ayırmak için başka ne yapabilir!..."

Üsteğmen Casey
"25 Nisan 1915 günü Conk Bayırı'nda Türkler ve birleşik kuvvetleri arasında korkunç siper savaşları oluyor. Siperler arasında 8-10 metre mesafe var. Süngü hücumundan sonra savaşa ara verildi. Askerler siperlerine çekildi. Yaralılar ve ölüler toplanıyor. İki siper arasında açıkta ağır yaralı ve bir bacağı kopmak üzere olan İngiliz yüzbaşısı avazı çıktığı kadar bağırıyor, ağlıyor, kurtarın diye yalvarıyordu. Ancak hiçbir siperden, kimse çıkıp yardım edemiyordu. Çünkü en küçük bir kıpırdanışta yüzlerce kurşun yağıyordu. Bu sırada akıl almaz bir olay oldu. Türk siperlerinden beyaz bir bayrak sallandı. Arkasından aslan yapılı bir Türk askeri, silahsız siperden çıktı. Hepimiz donup kaldık. Kimse nefes alamıyor, ona bakıyorduk. Asker yavaş adımlarla yürüyor, siperdekiler nişan almış bekliyordu. Asker yaralı İngiliz subayını okşar gibi yerden kucakladı, kolunu omzuna attı. Ve bizim siperlere doğru yürümeye başladı. Yaralıyı usulca yere bırakıp geldiği gibi kendi siperlerini döndü. Teşekkür bile edemedik. Savaş alanlarında günlerce bu kahraman Türk askerinin cesareti, güzelliği ve insan sevgisi konuşuldu.
Dünyanın en yürekli ve kahraman askeri Mehmetçiğe derin sevgi ve saygılar...

_________________
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
uzaymb
Webmaster
Webmaster
Avatar

Bilgiler Kayıt: Jun 01, 2009
Mesajlar: 205

Bağlantı


MesajTarih: Cum Tem 31, 2009 1:05 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

-4-
ÇANAKKALE NEDEN GEÇİLEMEDİ ?

Tarihi zaferlerle dolu şanlı bir milletin evlatları olarak 87 yıl evvel, milletimizin yine altın Harflerle yazdığı bir zaferin yıldönümü dolayısıyla hepimiz şu anda gurur ve kıvanç duymakta, Şehitlerimizin huzurunda huşu ile minnet ve rahmet duyguları içinde bulunmaktayız.

Şimdi hatıralarımızda tazelenen tarihte görüyoruzki; üstün ve türlü imkanlarla silahlı düşmanlara karşı ,bir avuç sayılacak kadar az,kahraman Türk , imkansızlıklar içerisinde bir adım bile gerilemeden anakkale’yi “geçilmez bir kale” yapmıştır.

Çanakkale geçilemezdi!..

Çünkü orada tarihleşen bir ulus; milletleşen bir ordu; ordulaşan bir millet vardı.

Çanakkale’de Türk askeri ve onun arkasında Türk milleti, dünyaya şunu kabul ettirmiştirki; hukuk Kuralları değişşede, Türk boğazlarının coğrafi kaderi değişmeyecektir.

Türk boğazları Türkün kalacaktır.

Türkün başkasına bırakacak bir karış toprağı yoktur.

Tarihin de, coğrafyanında mukadderatı budur.

İMAN VE CESARET

Çanakkale destanının 50. Yılında Arıburnundan Hakkı Uluğ Bey anlatıyor.: “Bir şehidin hatırasını, tam 50 yıldır kalbimde yaşatırım diyor.

İşte kardeşi Lisede sınıf arkadaşım olan Kurmay yüzbaşı Derviş Paşanın oğlu Kemal’in ölümsüz anısı;

21 Haziran, 2. Tümenin komutanı, Kurmay başkanı Kemal’in ileri siperlerdeki birliklerin durumunu incelemeye yollamıştı.

Ancak Kemal Bey yaralanır. Ama yarasına aldırmadan görevine devam eder.

Fakat öğleye doğru , bir şarapnel onu kasığından ikinci defa yaralar. Bu defa yarası ağırdır

Kemal Bey için Hekimler ameliyata luzum görürler, neticeden pek de ümitli değillerdir.

Hastaneye gönderilirken

-Beni Tümen karargahına gönderiniz” diye direndi. İsteği yerine getirildi. Bir sedye içinde karargaha getirildiği zaman, buhranlı bir an yaşıyordu ve durumu çok kötüydü.

Düşman saldırısına karşı alınacak tedbirler tartışılıyordu. Ağır yaralı Kemal yarasının acısını unutmuş tartışılanları dinliyordu. Bir Subay;

“İlk hattaki siperlerin boşaltılmasını” öne sürünce, sedyenin üstünden bir baş yükseldi. ”O” ağır yaralı kurmay başkanı kendisini görevi başında hissediyordu:

-“Aman geri çekmeyin, sakın cepheyi, sakın cepheyi geri almayın.” Diye bütün gücü ile sesleniyordu. O arada bir başkası Kerevizdere mevzilerine dayanamayacağında ısrar edince yine haykırdı:

-DAYANIR.......

Arkadaşları, kurmay başkanının bu ısrarlarına değer verdiler. Ve düşman saldırısı, tutunulan mevzilerde karşılandı. Kemal Hastane yolunda ALLAH’ a kavuşurken düşman taarruzunun kırıldığı haberi tümen karargahına geldi.

İşte Çanakkale’yi kazandıran ruh

İşte Çanakkale’yi geçilmez dedirten RUH.

Çanakkale destanında buna benzer yüzlerce olay bulabilirsiniz. Kopmak üzere olan kolunu bir yana fırlatıp düşman üzerine saldıran EDİNCİKLİ MEHMET’ler, 275 kglık mermiyi kucaklayıp, top namlusuna yerleştiriveren EDREMİTLİ KOCA SEYİTLER, bir denizaltıyı top mermisiyle periskobundan vurup içindekileri tek başına esir alan Orhaniyeli Mastecib Onbaşılar] ve daha niceler... Azgın son haçlı ordularının en kanlı çarpışmalarla saldırdığı, tarihin kaydettiği en büyük insan kırımının yaşandığı bu savaş, ancak böyle kahramanlarla kazanılırdı.

Çanakkale Osmanlı’nın 600 sene hükmettiği Avrupa’dan geri dönüşün hikayesidir. 1354 yılında Orhan gazi Avrupa’ya ilk adımını Gelibolu’nun fethiyle atmıştı. 1915’te zaferi kanları ile yazan Türk evladı, Gelibolu’da yine aynı ruhla çarpıştılar. Tıpkı dört yıl boyunca Galiçya, Irak, Filistin, Yemen , Suriye ve Kafkaslarda çarpışanlar gibi.

Toplam 400 bin şehit verdiğimiz bu cephelerden en vahşi ve en kanlı olanı Çanakkale muharebesi idi.

Hani Mehmed Akif’in;

Şüheda gövdesi bir baksana dağlar, taşlar
O ruhu olmasa dünyada eğilmez başlar
Yaralanmış ter temiz alnından uzanmış yatıyor
Bir hilal uğruna ya Rab ne güneşler batıyor
Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker
Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhidü
Bedrin arslanları ancak bu kadar şanlı idi.

Gerçekten de Çanakkale’de binlerce güneş batmış, memleketin bütün yetişkin evlatları, bütün üniversite öğrencileri burada dağları taşları dolduran şehit gövdelerine dönüşmüştü.Bu bakımdan Çanakkale bizim geleceğimizi, istikbalimizi alıp götürdü.

Toprak uğruna toprağa düşen bu asker, elbette Bedrin arslanları kadar şanlı,n Selahaddin’in mücahitleri kadar namlı idi.

Şimdi 1915 yılının şiddetli geçen kış günlerine geri dönelim.

Düşman, kilitlenip kaldıkları Çanakkale’nin kapılarını açma zamanın geldiğini düşünüyordu.Haçlının son birleşik armadası, medeniyetin ve tekniğin bütün imkanlarıyla donatılmış, 18 zırhlısını üç filo halinde boğaz sularına sürmeye hazırlanıyordu.

Daha evvel Boğazda mayın taraması yaparak, temiz raporunu veren Binbaşı BRODİE, herkesin içini rahatlatmıştı.

Takvimler 18 martı gösterirken “Ateş serbest” komutuyla Çanakkale Boğazına girdi ve Türk bataryalarına gülleler yağdırmaya başladılar.

Gafiller, bilmiyorlardı ki Yüzbaşı Hakkı Bey 7, 8 Mart gecesinin bulutları altında, elde bulunan son 26 mayını NUSRET’e yükleyip büyük bir itina ile tarihe yön verecek şekilde denize dökmüştü.

Ne yazık ki mayın dökme işi bittikten sonra düşman gemilerinin projektörlerine yakalanmaktan son anda kurtulup oradan ayrılırken bu yüksek heyecana kalbi dayanamayan Yüzbaşı HAKKI BEY, oracıkta kalbi durup şahadet şerbetini içmişti.

Mayınları bulamadığı savaştan sonra divan-ı harpte yargılanıp vatana ihanet suçundan idam edilen binbaşı Brodie, ihtimal ki Hakkı Bey’in diyetini ödüyordu.

Saat 10.00 sıralarında tarihin dönüm noktası yaklaşıyordu. Düşman gemileri kendilerinden emin, boğazda 5 çayını içmeye ahdetmişlerken, mayınlar birer birer patlıyor ve koca koca zırhlılar ardı ardına hareketten düşüyordu.

Nihayet sahilden açılan topçu ateşi, düşmanın toparlanmasına fırsat tanımadı ve Türk’ün zaferine açılan kapı, aralanmış oldu. Sonuçta: Çanakkale muharebeleri I. cihan harbinin bir parçası olarak Türk kara ve deniz harpleri tarihine altın harflerle yazıldı.

Bu gün Çanakkale Boğazı’nın sahillerinde adım atılacak her karış toprak, Mehmetçiğin kanıyla sulanmış ve onun etinden, kemiğinden, bir parçanın mezarı olmuştur. Orada fatihasız atılacak her adım, bir şehidin ruhunu incitecektir.

Orada bir vatanın, nefes alışverişini duyduğumuzu asla unutmamalıyız. Necmeddin Onan’ın şu mısraları bu şerefli tabloyu ne kadarda ihtişamla ölümsüzleştirmektedir.

Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın
Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.
Eğil de kulak ver bu sessiz yığın
Bir vatan kalbinin attığı yerdir.

ÇANAKKALE NEDEN GEÇİLEMEZ

Nusret mayın gemisi düşmanı denize gömdü.

Fransız komutan Guepratte oğlunu kendi yargıladığı mahkemede idam etti.Söz sözü “Baba ...” oldu.

19. Tümen Komutanı Mustafa Kemal Conkbayırında askerlerine ölmeyi emretti.

Savaşta arkadaş arkadaşı vurdu.

Siperden sipere muhabbetler oldu.

Kaçışları muhteşem oldu. Savaş hileleri çok can yaktı.

Gemilere sahte bacalar,sözde toplar,büyük görünsün diye cansız manket birlikleri kondu.

Damlayan sular,dolan konserve kutularının tetiği çekmesi,

Onların denizden kıyıya boş küfelerle çephane taşırmışcasına hareket eden,fakat dönüşte yük taşıyan katırları ,

Bizim de; O tepeden bu tepeye gezici top ve bataryaları taşıyan mandalarımız vardı.

Soba borularından püskürtüler saman dumanı ,

Bazı Üniversiteler, Liseler o yıl mezun vermedi.

Çok zarar veren Goliaht ve Cornwallis Zırhlılarının işini bitirmek için düşman arasından geçen,parola sorulduğunda sen söyle ? diye soru ile karşılık vererek zaman kazanan ve 400 metreden atışı ile düşman zırhlısını infilak ettiren muavenet zırhlımız.. ve sonuçta 55.000 şehit,85.000 kayıplarla “ Çanakkale’yi geçilmez “ kılan zafer.

Birinci Dünya savaşında ; 2000 kazma,kürek tutan nüfusumuzu kaybettik. 10.000 nüfus kaldı.

Çanakkale Savaşlarında hür gün 900 şehit verdik. Yeni yüzyıla damgasını vuracak binbir çaba ile yeni bir nesil yetiştirilmiş, fakat kaybedilmiştir.

Üniversitelerden ,liselerden ,askeri okullardan yetişen genç insanımız bu savaşta kaybedilmiştir.

Ocaklar sönmüş ,her evde en az 1 şehit vardır.

Anne babalar yastadır. Ekmek aş kalmamıştır.

Koskoca Türk milleti, yaşlılardan,sakatlardan,çocuklardan ibaret bir topluluk kalmıştır.

Okuma yazma oranı % 15 lerden % 2 ye düşmüştür.

Kısacası bu bir soykırımdır.

Yabancılardan iki hatıra;

Çanakkale Savaşlarının kaderini tayin eden 18 Mart Deniz Zaferimiz,hepimizsin tanıyacağı Winston Çhurcil’in Amirallik dairesinin terk etmesine ,1923 seçimlerinde de “Çanakkale’den söz açsana “ diye bağırmaları ile de konu 25 yıl Siyaset sahnesinden silmiştir.O ,Çanakkale ‘de aldığı dersi unutmamış,son Dünya harbinde de ikinci cephenin yine Balkanlardan açılmasında ısrar etmiştir.

Yine İngiltere Başbakanı olan Attle; savaş öncesi kabine toplantılarından birinde Türkiye’nin bir müttefik olarak kabulü tartışılırken ,bir süre sessiz dinlemiş,sonra “ Birinci dünya savaşında Çanakkale’de onlara karşı çarpıştım. Eğer bir Ünçüncüsü olacaksa onlara karşı değil, yanlarında olmayı tercih ederdim” diyerek tartışmayı kesip atmıştır.

Türk Milletini her devirde tarihe hükmeden bir millet olarak görüyorsak, bütün dünya milletleri aziz milletimize hayranlık ve saygı duyuyorlarsa ,seninin bir çok günlerinde, mutlu yıldönümlerinde iftihar duygularıyla kucaklaşıyorsak, bunun nedenleri üzerinde durarak , yüksek milli yeteneklerimizi değerlendirmemiz gerekir.

Milli düşüncede birleşmiş ve onu ulaşmak için yapacağımız milletçe hamlelerimizde, daima bir ve beraber olarak ,mamur ve kudretli büyük Türkiye idealine ulaşana kadar, gururla, kıvançla ve azimle çağdaş medeniyet düzeyinin üstüne çıkma savaşını da kazanmamız lazımdır.

Çanakkale ‘de vatan ve millet uğruna iman dolu gögüslerini siper eden ecdadın, senden bunu bekliyor.

Yarışma duygusu içersinde ,vatan ve millete hizmet ülküsünde birleşmemiz lazımdır.

Birtakım çıkarlar arkasında koşan milletlerin bugün yepyeni bir ideoloji ve moral savaşını da körükleyip yürüttüklerini ,uyanık olarak görmeli ve milletimize yönelen dış ve iç düşmanlara karşı Çanakkale’de atalarımızın yaptığı gibi bir kale gibi durmalıyız.:Bölücü akınların dalgaları ,bizlerinde milli ve iman dolu gögüslerimizde parçalanmalı hüsrana uğramalıdır. Bu da kutsal bir savaştır.Buda siz gençlerin savaşı olyacaktır.

Çanakkale’de Zaferi bizleri armağan eden Aziz Şehitlerimizi ve Mustafa Kemal Atatürk’ü saygı ,minnet ve rağmetle anarken,sapık,şekli ve fikri akınları bölücü etkileri dışında kalarak; milli örf ve hasletlerinde mevcut,dünyayı titretecek kudretinle,aydınlık yarınlar yine senin olacaktır.

_________________
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
uzaymb
Webmaster
Webmaster
Avatar

Bilgiler Kayıt: Jun 01, 2009
Mesajlar: 205

Bağlantı


MesajTarih: Cum Tem 31, 2009 1:06 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

-5-
Geçtiğimiz yıllarda Çanakkale gezisine katıldım.O topraklara ulaşınca ve o havayla teneffüs etmeye başlayınca, ruh halim epey bi değişti.Dedelerimin kahramanca savaşıp şehit oldukları topraklarda gezdikçe, rehberimiz tarafından anlatılan yaşanmış hikayeleri dinledikce; bedava bir hayat yaşadığımıza iyice kanaat getirdim.
Herkesin Çanakkale'ye gidip oraları görmesini öneririm.İnsanın kendine çeki düzen vermesine vesile oluyor.Sizlerle beni çok etkileyen hikayeyeleri paylaşacağım inşaALLAH.

İkisi de İstanbul'lu idi.Aynı mahallede büyümüşler,aynı mektebi bitirmişler,gençlikleride haftanın çoğu günlerinde birarada geçmişti.Sadece yedikleri ayrı giderdi.İki evin ayrılmaz ikizleri
gibiydiler.Aralarından hiç su sızmazdı.Hele akşam olunca birbirlerini aramadan duramıyorlardı.Üniversite tahsili için bile iktisat bölümüne beraberce kayıt yaptırdılar.Şakalaşırlardı ama asla birbirlerine darılmazlardı.
Kazım'ın babası Nuri Efendi,Haydarpaşa tren garında biletçilik yapıyordu.Bütün gayretini,çocuklarının geleceği için gösteriyordu.
Ali İhsan'ın babasıda mahalle bakkalıydı.O da tek evladı için herşeyi harcıyordu.
Kazım, arkadaşı Ali İhsan'a göre daha kumral ve sıcak kanlıydı.Ali İhsan'nın ise heyecanlı bir tipi vardı.İçte ve dışta birbirlerini tamamlıyorlardı.
Kaderleri onları seferberlikte de birbirlerine uzak bırakmadı.Birlikte bulunmak için Allah'a çok dua etmişlerdi.Gönüllü olarak yazıldıkları askerlik şubesi,onları yedek subay talimlerini tamamlamak üzere Selimiye Kışlası'na gönderdi.Birkaç aylık talimden sonra ,20. Alay,4. Tabur,12. Bölük takım komutanı olarak göreve atandılar.
Kazım ve Ali İhsan, birlikleri ile beraber Çanakkale Zığındere cephesine ulaştılar.Yorgun düşen diğer birliklerin yerine geçeceklerdi.Karşılarında her türlü imkana sahip çok sayıda İngiliz askeri vardı.İngilizler Kirte'nin 1 km. kadar güney batısında siperlerde tutunmuşlardı.
Türk birlikleri,düşmanın hiç beklemediği bir anda taarruza kalkıyor,onlara hiç beklemedikleri zayiatlar verdiriyorlardı.İngilizler de onların taarruzuna toplarla ve makinalı tüfeklerle karşılık veriyorlardı.
Savaşın çok kızıştığı günlerden biriydi.20. Alay,33. Alay'ın yerini alarak süngü hücumuna kalkmıştı.Bir ara Ali İhsan,arkadaşı Kazım'ın kanlar içinde yere yuvarlandığını gördü.Sanki kendisi vurulmuş gibi acı çekiyordu.Bu acıyla birçok düşman askerini yere devirdi.Fakat düşmanın makinalı tüfekleri,birliğin ilerlemesinie fırsat vermiyordu.Bir emirle geriye siperlerine çekildiler.Başlarını siperden bir saniye çıkarmaları mümkün değildi.Başını kaldırsa,üzerinden binlerce kurşun geçiyordu.
Ali İhsan,siperinde biraz ötede bulunan bölük komutanı Üstğ. Recep'in yanına geldi:
"Ben bir koşuda arkadaşımı alıp gelebilirmiyim" diye sordu.
Komutan,"sen delirdinmi?" der gibi yüzüne baktı:
"Arkadaşın delik deşik olmuştur,ölmüştür,gitmeye değmez,kendi hayatını da sakın tehlikeye atma"dedi.
Ali İhsan,komutanına ısrar etti:
"ne olur komutanım!..müsade et gideyim."diyerek yalvarır gibi konuştu.
Komutan:"Peki!dedi.Git o zaman!..."
Ali İhsan, bir yıldırım gibi siperden fırladı.O korkunç kurşun yağmurunun altında,canından bile çok sevdiği arkadaşı Kazım'a ulaştı.O'nu sırtına aldı ve aynı geldiği gibi gerisin geriye siperine dönerek birlikte içine yuvarlandılar.
Bölük komutanı Üstğ. Recep, kanlar içindeki Kazım'ı muayene etti.Sonra Ali İhsan'a döndü:
"Ben sana gitme,hayatını tehlikeye atmaya değmez demiştim.Çünkü bu çoktan ruhunu Allah'a teslim etmiş."
"Değdi komutanım ,onu gidip getirmeye değdi."
"Nasıl değdi?"dedi komutan,ruhunu teslim etmiş birisi için mi?Yaralı olsa hadi neyse,değebilirdi,ama ölmüş birisi için ölümü göze almak,böyle yapmak doğru olmazdı."
"Herşeye değdi komutanım!Çünkü,yanına ulaştığımda arkadaşım sağdı.O'nun son sözlerini duymak bütün herşeye bedeldi benim için...ölmeye bile değerdi."dedi Ali İhsan.
Ve arkadaşının son sözlerini hıçkırarak tekrarladı:
"Seni bekliyordum Ali İhsan...sonuna kadar dayandım...geleceğini biliyordum..demişti arkadaşı.Geleceğini biliyordum..beni burada düşmanın elinde bırakmayacağını biliyordum..sen tam inandığım gibi vefalı çıktın..Allah senden razı olsun kardeşim..Allah'ım bu arkadaşımı bana ahirettede arkadaş eyle!.."
"Bu sözleri duymak herşeye değmezmi sizce?..bunları duymak bana yetti..."
Ali İhsan biliyorduki;insan ahirette sevdiği ile beraber olacaktı.Çok sevdiği arkadaşı Kazım şehit olmuştu,aradan fazla zaman geçmedi,kendiside Sarıtepe'de şehit düştü.Böylece Ali İhsan,dünyada birlikte olduğu arkadaşı Kazım'ı ahirettede yalnız bırakmadı.
(H.Hüseyin MALTEPE'nin Kaybettikleri ile Kazananlar kitabından) Yazarken dahi gözyaşlarımı tutamadığım bu hikaye tüm yaşanılanların kaçta kaçı?...Ve o zamanın değerlerinden şuan ne kadarına sahibiz?!....

_________________
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
uzaymb
Webmaster
Webmaster
Avatar

Bilgiler Kayıt: Jun 01, 2009
Mesajlar: 205

Bağlantı


MesajTarih: Cum Tem 31, 2009 1:08 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

-6-
Mehmet Muzaffer - Bedeli Çanakkale'de...



“Zabit Namzedi” olarak Çanakkale’ye giden ve aldığı emir gereği İstanbul’a kamyon ve otomobil lastiği satın almaya gelen, ancak para olmadığından, sahte para tanzim etmek suretiyle bir savaş hilesine başvuran ve böylece de, görevini yerine getiren, Galatasaray Lisesi mezunu Şehit Mehmet Muzaffer’in macerasını nakledeceğim. Hani şu lastik reklamlarına konu olan Mehmet Muzaffer...

Merhum gazeteci yazar Galatasaray’lı Ziyad Ebuzziya’nın; kendi kaleminden nakledeceğim bu yazıyı, yine bir Galatasaray mezunu olan Naci Sadullah’ın yayınladığı, “Parmak İzi” mecmuasının 7 Mayıs 1935 tarihli 5.sayısından faydalanarak yazdığını, anlattığı müze ile ilgili olayları da bizzat yaşadığını ifade etmiştir.

Şimdi, Galatasaraylılar’ca hazırlattırılan “Vatan Uğruna Şehitlerimiz” isimli eserde de yayınlanan Şehit Mehmet Muzaffer’in ilginç hikayesini okuyoruz:

...Üç aylık bir talimden sonra Mehmet Muzaffer, “zabit namzedi” olarak Çanakkale’de idi (Mart 1916). Müttefik İngiliz ve Fransız kuvvetleri, Çanakkale’de uğradıkları mağlubiyetlerden ve verdikleri yüzellibin zayiattan (Daha sonra bu sayının yaklaşık ikiyüzellibin olduğu anlaşılmıştır) sonra Boğaz’ı aşamayacaklarını anlamışlar, 1915’in son haftasıyla 1916’nın ilk haftasında bütün hatları tahliye edip, çıkıp gitmişlerdi.

Muzaffer, Çanakkale’ye vardığında harp durmuştu. Zaman zaman, İmroz ve Bozcaada’da üslenmiş düşman gemileri ve uçakları bombardımanda bulunuyorsa da, 1915 Nisan’ından Aralık sonuna kadar sekiz ay süren kanlı boğuşmalara kıyasla bu bombardımanlar hiç mesabesindeydi. Çanakkale’deki birliklerin büyük kısmı, Kafkas, Irak ve Filistin cephelerine sevk edileceklerdi. Hazırlanma ve noksanlarını ikmal emri aldılar.

Muzaffer, birliğinin alay karargahında görevliydi. Alayın kamyon ve otomobil lastiği ile diğer birtakım malzemeye ihtiyacı vardı. Bunlarsa ancak İstanbul’dan sağlanabilirdi. O devirlerde bu gibi basit mübayaalar için açık artırma yapmak, ilanlarda bulunmak, ne adetti, ne de bunlarla kaybedilecek vakit vardı. Her şey “itimad” la yürütülürdü. Muzaffer açıkgöz ve becerikli bir İstanbul çocuğu olduğundan, karargah, gerekli malzemenin temin ve mübayaasına onu memur etti. İcab eden paranın kendisine itası (verilmesi) için de Erkan-ı Harbiye Riyaseti’ne hitaben yazılı bir tezkereyi eline verdiler.

O yıllarda İstanbul’da otomobil ve kamyon, nadir rastlanan vasıtalardı. Bunların lastikleriyse yok denecek kadar azdı ve karaborsadaydı. Muzaffer aradı, uğraştı, nihayet Karaköy’de bir yahudide istediğini buldu. Fiyatlar pek fahişti ama, yapacak fazla bir şey yoktu. Anlaşmaya vardı... Lazım gelen parayı almak üzere Erkan-ı Harbiye’ye gitti. Elindeki tezkereyi tediye (ödeme) merciine havale ettiler.

Muzaffer az sonra yaşlı bir kaymakam (yarbay)’ın huzurundadır. Kaymakam, uzatılan tezkereyi okudu. Karşısında hazır olda duran ihtiyat zabit namzedine baktı. İsteyeceği paranın miktarını sormadan, “Ne alınacak?” dedi. “Otomobil ve kamyon lastiği” cevabı verilince bir an durdu. Sonra Muzaffer’e dik dik baktı:“Bana bak oğlum! Ben askerin ayağına postal, sırtına kaput alacak parayı bulamıyorum. Sen otomobil lastiğinden bahsediyorsun! Haydi yürü git, insanı günaha sokma... Para mara yok!”

Muzaffer selamı çaktı, dışarı çıktı. Harbiye Nezareti’nin (Bugünkü Hukuk Fakültesi binası) bahçesinden dış kapıya ağır ağır yürürken, ne yapacağını düşünüyordu. Eldeki (Almanların verdiği) iki Mercedes-Benz kamyon ve iki binek arabası lastiksizdi. Diğer malzemelerde mutlaka lazımdı. Kendisi, bulur alır diye görevlendirilmişti. Malzemeyi bulmuştu fakat para yoktu. Eli boş dönemezdi, bir çaresini bulmak lazımdı...

Muzaffer bunları düşüne düşüne Bayezid Meydanı’na vardı. Birden durdu, kendi kendine güldü. Aradığı çareyi bulmuştu.

Doğru tüccar yahudiye gitti:
“Paranın tediye muamelesi akşamüstü bitecek. Ezandan sonra gelip malları alamam, gece kaldıracak yerim yok. Yarın öğleden evvel vapurum Çanakkale’ye kalkıyor, yetiştirmem lazım. Onun için sabah ezanında geleceğim. Malları mutlaka hazır edin...”

Tüccar peki dedi. Muzaffer tam ayrılırken ilave etti:

“Altın para vermiyorlar, kağıt para verecekler! (Cihan Harbi’nin başlarına kadar alışveriş altın ve gümüş parayla yapılırdı. Harple beraber “evrak-ı nakdiye” denilen kağıt paralar çıkarılmaya başlandı. Bunların üzerinde, karşılıklarının altın olarak Duyun-ı Umumiye’ye yatırıldığı, harpten sonra halka, karşılığının altın olarak ödeneceği yazılıydı.)

Yahudi yine peki dedi. Ertesi sabah Muzaffer, Merkez Kumandanlığı’ndan sağladığı araba ve neferlerle ezan vakti yahudinin kapısındaydı. Ortalık henüz ışıyordu. Tüccar, malları hazırlamıştı. Havagazı fenerinin (1930’lara kadar İstanbul’un sokakları havagazı lambalarıyla aydınlatılırdı. Evlerin çoğunda, yazıhane ve dükkanlarda elektrik yoktu. Havagazı ve gaz lambası kullanılırdı.) yarım yamalak aydınlattığı loşlukta mallar arabaya yüklendi. Muzaffer bir yüzlük kaime (100 liralık kaime, resmi fiyatıyla 100 altın demekti. 1984 başındaki rayiciyle üç milyon liradır.) verdi. Araba dörtnal Sirkeci’ye yollandı. Malzeme şat’a, oradan dubada bağlı gemiye aktarıldı. Az sonra da gemi Çanakkale yolunu tutmuştu.

Üç gün sonra, yahudi, elindeki yüzlük kaimeyi bozdurmak üzere Osmanlı Bankası’na gitti. Bozmadılar... Zira elindeki para sahte idi.
Muzaffer, evrak-ı nakdiyelerin basımında kullanılan kağıdın aynını Karaköy kırtasiyecilerinden tedarik etmiş, bütün gece oturmuş, çini mürekkebi ve boya ile, gerçeğinden bir bakışta ayırt edilemeyecek nefasette taklit bir para yapmıştı!.. Tüccara verdiği ve yutturduğu para buydu. O devrin hakiki paralarının üzerindeki yazılar arasında bir de şu ibare bulunurdu: “Bedeli Dersaadet’te altın olarak tesviye olunacaktır.” Muzaffer, yaptığı taklit parada bu ibareyi şöyle yazmıştı:

“Bedeli Çanakkale’de altın olarak tesviye olunacaktır.”
Onun burada “altın” dediği, Çanakkale’de Mehmetçiğin akıttığı, altından da kıymetli kanı idi...

Ziyad Ebuzziya’nın hikaye ettiğine göre, Çanakkale’den ayrılan Mehmet Muzaffer, birliği ile birlikte, Sina Cephesine Gazze’ye gönderilir.
Çarpışmalarda önce yaralanır ve madalya alır. 1917 yılında İngilizlerin çok üstün kuvvetleri karşısında, geri çekilme harekatı sırasında düşman kuvvetlerini oyalamakla görevli birliğin içinde, çarpışa çarpışa şehadet şerbetini içer.

Ebuzziya’dan okumaya devam ediyoruz:

“Sahte paraya gelince...
Yahudi tüccar bunu mesele yapmadı. Yapmak mı istemedi, yapmaktan mı çekindi, bilinemez. Ancak olay bütün İstanbul’a yayıldı. Dünyada emsali olmayan ve olmayacak olan bu hadise, Şehzade Abdulhalim Efendi’nin (Sultan Abdülmecid’in oğlu Süleyman Efendi’nin torunudur.) kulağına kadar gitti. Şehzade hemen lalasını göndererek yahudi tüccarı buldurdu. Yüzlük taklit evrak-ı nakdiyeyi, bedelini altın olarak ödeyerek aldı. Çok zarif sedef kakmalı, içi kadifeli bir mücevher çekmecesine yerleştirip, İstanbul Polis Okulu’ndaki Emniyet Müzesi’ne hediye etti. Bu emsalsiz parça, müzede şeref mevkiinde muhafaza olundu. 1917’den 1970’lere kadar. Sonra ne oldu?...

Bu mübarek şehidin macerasını, zamanın örttüğü kalın sis tabakaları arasından, Galatasaraylı yazar ve gazeteci merhum Naci Sadullah, “parmak İzi” mecmuasında yayınlayarak bugünkü nesle duyurdu. (Parmak İzi Mecmuası, Sayı 5, Sayfa 5, 7 Mayıs 1935) Taklit paranın da siyah beyaz klişesini bastı.
Galatasaraylı şühedanın menkıbelerini tesbite uğraşırken, Şehit Muzaffer hakkında naklettiklerimi, Faik Soydanbay, Refik Selimoğlu, yine Balkan harbi ve İstiklal savaşı gönüllü gazilerimizden merhum Mehmet Arif İkar’dan dinleyerek not etmiştim. Naci Sadullah’ın yazısından haberdar olunca Emniyet müzesine gidip parayı görmüştüm. Para bir “mukaddes emanet” gibi korunuyordu. Müze görevlisi, paranın hikayesini anlatırken heyecanlanıyor, gözleri yaşarıyordu.

1970’lerde Polis Okulu Ankara’ya taşındı, Polis Enstitüsü oldu. Müze de oraya götürüldü... Ama müze olarak değil! Eşyalar tahta kasalarda şuraya-buraya tıkıldı. O yıllarda renkli fotoğraf çekimi yeni yeni yaygınlaşıyordu. Bu eşsiz parçanın resmini çekmek istedim. Fakat bütün çabalarıma rağmen, paraya ulaşmak şöyle dursun, mevcudiyetini bile kabul ettiremedim. 1983’te bu çalışmaları tekrar ele alınca, yine paranın peşine düştüm. Polis Enstitüsü ilgililerince – başvuran ben ve arkadaşlarım- sadece engeller ve müşküllerle karşılandık. Israrımız üzerine, “1983 Cumhuriyet Bayramı’nda müze açılacak. O zaman gelin, şimdi uğraşamayız.” diye baştan savulduk. Cumhuriyet Bayramı geldi, geçti, müze açılmadı. Dünyada eşi olmayan bu kıymetin yok olmuş bulunmasından cidden endişedeydim. Emniyet Genel Müdürü Fahri Görgülü Beye şahsen başvurdum. Müracaatım büyük bir anlayış ve ilgiyle karşılandı. Çok şükür, Muzaffer’in eseri bulundu. Yüreğime su serpildi.
Para, İstanbul’dan Ankara’ya göç ettirilen müzenin birbirinden kıymetli eşyalarıyla beraber sağa-sola savrulmuş. Evvela, o nefis çekmecesinden çıkmış; sonra kadir kıymet bilmez ellerde dolaşıp perişan olduktan sonra, çok şükür sığınacak bir yer bulmuş: “Polis Laboratuarları Daire Başkanlığının Grafoloji ve Sahtecilik Şubesi”nin bir dosyasına!.. Bereket bu şube kadirbilir kimselerin elinde de, bu emsalsiz parçayı itinayla korumaya almışlar.
Şehit Muzaffer’in taklidini yaptığı paranın aslı 50 liralık kağıt paradır. Bu kağıt paralar, üzerlerinde de yazılı olduğu gibi, Rumi 6 Ağustos 1332 tarihli kanunla tedavüle çıkarılmıştır. Bu tertip kağıt paraların en büyük kıymeti 50 liralıklardır. Yüz lira olarak bu tipte hiçbir kupür basılmamıştır. Herhalde Şehit Muzaffer’in alacağı malzemenin bedeli elli liranın çok üstünde olmalıdır ki, iki tane ellilik imal edecek olsa anlaşılabileceğini düşünüp tek bir yüzlük yapmıştır. Bu kağıt paralar yeni tedavüle çıktığından, getirip veren de subay ve askerleri olduğundan, tüccar, bu çeşit yüzlük kaime mevcut olup olmadığını araştırmak lüzumunu görmemiş olmalıdır. Esasen Muzaffer’in “sabah ezanı vakti” üzerinde durması da, hem o devrin ölü ışıkları altında paranın iyice incelenmesine imkan bırakmamak, hem de sabahın o saatinde her taraf kapalı olduğundan, sağa sola sormak ihtimalini de ortadan kaldırmak için olmalıdır.

Bugün çeşitli imkanlara sahip o teksir ve fotokopi makinelerinin henüz icad edilmediği yıllarda, elle bu derecece başarılı bir taklidi yapabilmek, üstelikte bunu bir tek gecenin sınırlı saatleri içine sığdırmak, fevkalade büyük bir sahtekarlık başarısı değil, bir sanat şaheseri yaratmaktır. Allah bu sanatkarların, bu mübarek şehidin ruhundan, o gani rahmetini eksik etmesin.”

"İstanbul'lu Yüzbaşı Muzaffer Bey'in Şehit Düşerken Söylediği Son Sözler
"Harp saflarında kurşunla vurulup düşen bir subayın son nefesi;

Bu subay hayat ile, insanlar ve dünya ile veda dakikasında öldüğünü hissetmişti. Bu his korkunçtur. Ruhanî ve manevi ızdırap yanında, bütün manevî ızdıraplar, aile, çocuk ve geride bırakılan şeylerin ızdırapları duyulur. Fakat o subay, melekelerini, bütün neş 'elerini ve ızdıraplannı iki noktaya saptamıştı. Din ve Vatan. Zaten kahraman olmak için bu lâzımdı. Maksat, uğruna ölmek için herşeyden önce bütün ölümlerin toplamını, mağlup olmak acısının yanında hiçe saymak ve bütün düşüncelerini, duygularını, ümit ve ihtiraslarını bu maksat etrafına toplamak lâzımdı.

İstanbullu Muzaffer Bey böyle bir insandı. Son nefesinde, sesinin artık çıkmadığı, gözlerinin bir şey anlatamadığı dakikada, cebinden bir zarf çıkardı. Üzerine yazdı;
mukaddesatıyla karşı karşıya kalmak istiyordu. O'nu etti.

- " Kıble ne tarafta? "
Öncelikle Allah ile din,
kıbleye çevirdiler. Sonra yazmaya devam etti,
- " Bölük intikamımı alsın. "

Şimdi gözünün önünde vatan, ona son nefesini bile ateşle, duman ve kanla boğulmuş havasından veren toprak vardı. Bu subayda, en büyük kahramanların en büyük kuvveti olan, feragat ve feda duyguları yaşıyordu. O maksat için ölüyordu. Ölürken dünyadan bir insanın çekildiğini düşünmüyordu. Gayenin müdafaasız kalmasından korkuyordu ve devam etti; " Bölük intikamımı alsın!..." O zaman bölük ateşler içinde, ayakları kana saplanmış ve alnı dumanla kararmış. Onun ceset olmaya başlayan vücudu etrafında çarpışıyordu. Üçüncü cümlesini imzalamak isterken. İstanbullu Muzaffer Bey hayata veda etti.

Muzaffer Bey'in son nefesiyle, bu toprağa, bu toprağın tarihine, yaşayan nesile ve yaşayacak nesillere yaptığı hizmet, milyonlarca insanın bütün hayatlarıyla yapacağı hizmetten büyüktür.

_________________
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
uzaymb
Webmaster
Webmaster
Avatar

Bilgiler Kayıt: Jun 01, 2009
Mesajlar: 205

Bağlantı


MesajTarih: Cum Tem 31, 2009 1:09 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

-7-
CENNETE MEZUN OLDULAR

Çanakkale’de şehit olan 50 öğrencinin hikâyesi: Cennete mezun oldular
İsmi söylenen her gencin arkasından, merasime gelenler, özellikle de aileleri “Şehit, Cennet-i Âlâ’da!..” diye bağırdı. Bu yoklama, Çanakkale Zaferi’nin ardından İstanbul Sultanisi’nde alındı. Ölüm ile hayat, esaret ile hürriyet arasında kıl kadar mesafenin kaldığı bir zamanda, vatanı için hiç düşünmeden canlarını feda eden 50 İstanbul Liseli şehidin ruhlarını şâd etmek için düzenlenen bir merasimde. Çanakkale’de şehit olan tıbbiyeliler, Darü’l-Fünun öğrencileri gibi bu liseli öğrencilerin hikâyeleri de günümüze kadar kulaktan kulağa anlatıldı durdu. Fakat kimlikleri hakkında ne bir bilgiye ne de belgeye rastlanmadı. Emekli öğretmen Halide Alptekin, yalnızca hikâyeleri bilinen bu isimsiz kahramanların da bir ismi olsun ve kurgu da olsa dünya durdukça hatırlansınlar diye ‘Şehadetname’ isimli romanı yazdı. Bu öğrencilerle ilgili hiçbir belgenin olmayışını garip bulduğunu ve kendisinde bir merak uyandırdığını söyleyen Alptekin, öğrencilerine kol kanat geren bir öğretmen şefkati ile bu romanı kaleme aldığını söylüyor. Romanda bu elli gençle birlikte sayıları iki şehrin nüfusunu bulan kahramanların “bu topraklar için toprağa girişinin” destanı anlatılıyor. Yıl 1915. Harbiye Nâzırı Enver Paşa, Beyazıt Meydanı’ndaki Harbiye Nezareti’nin bahçesinde ünlü konuşmasını yapıyor.”Vatan elden gidiyor, daha çok asker lazım!” Bahçe hınca hınç dolu. İstanbul halkı orada, İstanbul Sultanisi’nin (lisesinin) elli öğrencisi de orada...Onlar gibi Darü’l Fünun öğrencileri ve tıbbiyeliler de meydanda. Herkesin içi kan ağlamakta...Balkan faciasının da izleri taze üstelik. Meydandaki o 50 öğrenci , her vatan evladı gibi cepheye koşmak için can atmaktalar. Ancak bir kanun var: 1909-1914 Askerî Mükellefiyet Kanunu. Kanuna göre Sultaniye öğrencileri askere alınamaz.

Ancak durum değişir, Çanakkale’de asker ihtiyacı doğar. Gönüllü olmak koşuluyla lise öğrencileri de askere kabul edilmeye başlanır. O 50 öğrenci Bu öğrenci soluğu cephede alır. İkinci tümen ihtiyatları ile birlikte oluşturulur. Tümenin başında Yarbay Hasan Bey vardır. Bu gencecik yiğitler bu bıyığı yeni terlemiş gençler, gece yarısı cepheye intikal ederler. Başlarındaki Yarbay Hasan Bey üstlerine, “Bunlar daha yeni geldiler, biraz cepheyi tanısınlar, sabah çatışmalara girsinler” der fakat dinletemez. Ne hazindir ki cepheye gittikten altı saat sonra şehit olurlar. General Liman Von Sanders’in yanlış savaş taktiği, sürekli taarruz istemesi, gençlerin erkenden ölmelerine sebep olur.

19 Mayıs saldırılarında Türk tarafında 10 bin kayıp (3 bin şehit, 6 bin yaralı) olmasına karşın Anzaklarda ise 160 ölü, 468 yaralı vardı. Anzakların o saldırıda makineli tüfeklerle attığı mermi sayısı 948 olarak tespit edildi. 2. Tümen’in bazı alaylarının yer aldığı cephe uzunluğu 600 metre olup her 15 cm’ye bir asker düştüğü biliniyor. Her bir Türk askerine 95 adet mermi isabet etti. Bu saldırıda İstanbul Tıp Fakültesi’nden 100 öğrenci ile İstanbul Lisesi’nden 50 öğrenci şehit oldu.

İstanbul Lisesi (İstanbul Sultanisi) I. Dünya Savaşı’nın başlaması ile 1914 yılında, Karaköy’de bulunan Saint Benoit Fransız Lisesi binalarına nakledildi. Zira savaş halinde bulunulan Fransa’nın denetiminde bulunan okullar kapatılmış ve buralarda görev yapmakta olan çoğunluğu din görevlisi Fransız öğretmenler yurtdışına çıkarılmışlardı. Kapatılmış olan Fransız okulları da genellikle okul ya da hastane olarak kullanılıyordu. 1911 yılından itibaren sürmekte olan savaşlar sebebiyle, okulların bir bölümü hastane olarak kullanılmaktaydı. Çanakkale Savaşı’na gönüllü olarak katılan 50 İstanbul Sultanisi (İstanbul Lisesi) öğrencisinin şehit düştüğü haberi okula ulaşınca, geride kalan öğrenciler ağabeylerinin anısına okulun kapılarını ve pervazlarını matem rengi siyaha boyadılar. Böylece sarı-siyah okulun simgesi halini aldı. 4 Ocak 1926 yılında Kemal Halim Gürgen’in girişimleriyle kurulan İstanbulspor da renklerini okulun rengine borçlu.

Öğretmenlik iç güdüsü ve 50 şehit öğrenci

Çanakkale Savaşları ile ilgili birçok kahramanlık hikâyesi vardır. Bunlardan biri de çok bilinmez; ama İstanbul Sultanisi’nin 50 yiğit öğrencisinin hikâyesidir. Bir gül bahçesine girercesine vatan için canlarını feda eden 50 vatan aşığının hikâyesi. Ne yazık ki bu 50 öğrenciden geriye ne bir bilgi ne de bir belge kalmış. Kimliklerine ait kesin bir kayıt da halen mevcut değil. İsimleri bilinmese de artık onları anlatan kocaman bir roman var. Emekli bir öğretmen olan Halide Alptekin, bir öğretmenin öğrencilerine gösterdiği şefkatle sahip çıkmış onların hatırasına. İzlerini arşivlerde aramış; ama bir ize rastlayamamış. Bunun üzerine bu 50 gencin ruhları şad olsun diye, şimdiki gençlere örnek olsunlar diye ‘Bir Çanakkale Destanı Şehadetname’ adlı romanını kaleme almış. Daha önce gezi amaçlı gittiği Çanakkale’ye bu kez her ayrıntıyı inceleyen, attığı her adıma dikkat eden bir yazar olarak gitmiş.

Halide Alptekin, bu öğrencilerle ilgili hiçbir belgenin olmayışını garip bulduğunu ve kendisinde bir merak uyandırdığını söylüyor. İstanbul Lisesi’nin arşivlerinde ve devlet arşivlerinde yaptığı araştırmalar sonucunda ne bir bilgi ne de bir belgeye ulaşabilmiş Alptekin. Bunun üzerine okullarından diploma dahi alamadan şehit olan bu öğrenciler için diploma anlamına gelen Şehadetname adlı romanı kaleme almış. Romanı yazma nedenini şu sözlerle belirtiyor Alptekin: “Bu kitabı yazış ve yola çıkış amacım da aslında bir öğretmenlik içgüdüsü. Hani öğretmenler öğrencilerine kol kanat gererler ya… İstedim ki, isimsiz kalmasınlar, boyunları bükük olmasın, bir adları olsun, kurgu da olsa bir isimleri olsun. Dünya durdukça, bu kitap okundukça bu öğrenciler bir kez daha hatırlansınlar ve rahmetle ruhları şad olsun. Diliyorum umuyorum isimleri açığa çıkar.” Alptekin yakınlarda lisenin depolarında elli dosyanın bulunduğunu ve lisenin Genelkurmay Başkanlığı ile diyaloğa geçerek bu gençlerin kimliklerinin tespiti için bir çalışma başlattığının haberini aldığını da sözlerine ekliyor.

Ölüm ile hayat, esaret ile hürriyet arasında kıl kadar mesafenin kaldığı bazı zamanlar var olduğunu vurguluyor Halide Alptekin. Vatanı korumak için vatanın binlerce kilometre ötesinden gelindiği ve burada kalındığı zamanlar olduğunu. İstanbul Sultanisi’nden elli yiğit gencin işte böyle bir zamanda yola çıktığını söylüyor yazar Alptekin. Geride gözü yaşlı analar, babalar ve yârlarını bıraktıklarını ifade ederek, “Çanakkale’de kıpkırmızı açan birer cennet gülü olurlar sonra; ardından okulları sarı ve siyaha boyanır. Mezar taşlarına yazılamasa da isimleri, tarihin kara sayfalarına altın harflerle kazınır. Ve Sultani’den alamadıkları diplomayı cephede alırlar. Bu belge vardıkları mertebenin de nişanı olur Şehadetname” diyor.

Bu elli gencin ardına bakmadan cepheye gidişini o zamanki ruh’a bağlıyor Alptekin. “İnsanı insan yapan değerler manadır, inançtır, yüreğindeki değerlerdir. İnsanı eşref-i mahlukat yapan bu manevi yöndür. İnancı ve imanı eksik olan toplumlar zararda ve ziyandadır. Ama bunun tam tersi kutsal değerlere saygı gösteren birbirini seven ve sayan toplumlar baki ayakta kalırlar.” diyen yazar Çanakkale ruhunun özünde de bu yüksek inancın yer aldığını hatırlatıyor.

Romanın başkahramanı Mehmet Salih o zamanın Türk gencini temsil ediyor. Mehmet Salih, Osmanlı terbiyesiyle yetişmiş, edepli, milli ve manevi değerlerine bağlı bir Türk genci. Halide Alptekin, aslında Mehmet Salih’in şahsındaki genç portresinin bugün de istenilen ve özlenilen genci temsil ettiğini vurguluyor. Alptekin’den günümüzdeki gençlikle Çanakkale’deki gençliği karşılaştırmasını istiyoruz.

“Dilerim aralarında çok uçurum olmaz.” diyerek sözlerine başlıyor Alptekin ve devam ediyor: “Ben bir öğretmen gözüyle gidişatımızı her ne kadar beğenmiyorsam da diliyorum ve umuyorum ki Çanakkale ruhuna vâkıf gençlerin sayısı artsın. Veliler ve öğretmenler bu ruha sahip gençler yetiştirmek için çaba göstersinler. Çünkü buna çok ihtiyaç var. Onlar o ruha sahip olmasalardı, vatan, millet, bayrak, şeref, din, namus kavramlarını başlarına taç yapmasalardı, bugün burada ne siz ne de ben olamazdık. Onlar bütün hayal ve ideallerini geride bırakmışlardı. Çünkü onlar bir şeyin farkındaydı. Vatan bırakılamazdı.”

Bu romanda yalnızca İstanbul Lisesi öğrencilerinin hikâyesi anlatılmıyor. Vatanın yüz otuz iki ayrı köşesinden cepheye koşan; memleketleri; Musul, Adana, Üsküp, Erzurum, Van, Selanik, Diyarbakır, Mekke, Sivas... olan Mehmetçiklerin ölümsüz destanı da romanın sayfaları arasında. Romanın kapağı da İstanbul Lisesi ile aynı renkleri taşıyor. Yitik Hazine Yayınları’ndan çıkan roman, verdiği mesajlar bakımından günümüz gencine Çanakkale’de hayatlarını kaybeden bu elli gencin verdiği bir mesaj olma özelliğini taşıyor.

- 258 Mehmed Salih
- Şehit, Cennet-i Âlâ’da!
- 275 Abdullah
- Şehit, Cennet-i Âlâ’da!
- 299 Ömer
- Şehit, Cennet-i Âlâ’da!
- 300 Kemal Naci
- Şehit, Cennet-i Âlâ’da!
- 314 Resul
- Şehit Cennet-i Âlâ’da!

Çanakkale cephesi tahsilli askerlerin barındığı savaştı

Muzaffer Albayrak (Başbakanlık arşiv uzmanı):Üniversite öğrencilerinin orduya katılmaları üzerine 1915 yılında üniversiteler eğitime ara vermek zorunda kalmışlardı. Çanakkale cephesi İstanbul’daki üniversitelerden gelen gençler sebebiyle okumuş, tahsilli çok sayıda askeri barındırıyordu. Çok kanlı savaşların yaşandığı ve düşmanın ancak ölümü hiçe sayarcasına yapılan müdafaa ve mukavemetle durdurulduğu bu cephede ne yazık ki çok kayıp verdik. Seve seve cepheye koşan bu tahsilli, aydın gençlerimizle üniversite öğrencilerimizden birçoğu ya şehit oldu ya da yaralı olarak savaştan kurtuldu. Savaşa katılan gençlerin tahsil durumu konusunda istatistikî bir bilgi vermek çok güç. Böyle bir çalışma yapılmadı sanıyorum. Ancak şunu tekrar vurgulamak gerekir ki; İstanbul’un kapısı sayılan Çanakkale’nin müdafaası için seferber olan İstanbul’daki üniversite gençliği ve İstanbullu aydınlar sayesinde Çanakkale cephesinin en iyi yetişmiş ve en tahsilli askerleri barındırdığını söylemek mümkündür.

Şimdiki gençler savaşa değil maça gider

Mehmed Niyazi (Yazar): O dönemde gençlerin arkalarına bakmadan savaşa gitmeleri aslında yetişmelerine bağlı. O dönemde savaşlar birbirini takip ediyor. Ayrıca basın da gençleri böyle bir ruha, yönelişe hazırlıyor. Kültürümüzde bu var şehit ya da gazi olmak. Eli silah tutan herkes savaşın yolunu tutuyor. Eli silah tutup da yan gelip yatan birini millet suçluyor, iyi gözle bakmıyor. İnsanlar, gençler böyle bir atmosfer içerisinde bulunuyor ve ona göre hareket ediyorlar. Ölüm var bunun ucunda diye düşünüp hareket etmiyorlar. O dönemde savaşa katılan gençlere baktığımız zaman her yelpazeden bireyler var. Sadece Darü’l Fünun’da değil tabii ki zira o zaman Darü’l Fünun öğrenci sayısı 2500. Hepsi gitse bile savaşan gençlerin sayısına baktığımızda az bir kısmı. Esas medrese öğrencileri savaşıyor. İstanbul’da bulunan medreselerden birçok genç Çanakkale’nin yolunu tutuyor ve savaşta şehit oluyor. O dönemde gençler böyle bir ruh ile yetişiyor. Şimdiki gençler ile mukayese bile edilemezler. O zaman ortamda böyle bir atmosfer vardı şimdiki gençlerin birçoğunun hayatında magazin var. O zamanlar gazi, şehit kültürü vardı, ecdada bağlılık vardı. Bunlar bizim kültürümüzden gittikçe maksatlı veya maksatsız bilmiyorum uzaklaşıyor. Şimdiki gençler savaştan çok maça gider herhalde. Fakat yine de çok haksızlık etmemek lazım 1974 Kıbrıs harekatı zamanında şubelerin önün yine gönüllü kuyrukları ile doluydu.

Şimdi kalemle savaşma zamanı

Talha Uğurluel (Tarihçi): Çanakkale Savaşı düşmanın İstanbul’a yaklaşması açısından çok önemli. Eğer düşman İstanbul’a girerse her şeyi yağmalama, kadınların ırzına geçme gibi her türlü vaka yaşanacaktı. O dönemde herkes birbirine emanetti. Bu işlenmiş birçok gencin zihnine. Önce büyükler, sonra anneler sonra evlatlar en sonda çocuklar tutmuşlar savaşın yolunu. Biz küçüğüz, genciz diye bir anlayışları yok, sorumluluk onlara verilmiş bu inançla yetişmişler. Ciddi bir inanç var vatan söz konusu olduğu zaman. Şimdilerde biz tarih şuurunu veremiyoruz. Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman dediğimiz zaman şimdiki gençler için çok bir şey ifade etmiyor. Tarih şuuru olmayan biri niye canını versin ki. Bir fotoğrafta elinde tahta silahla Enver Paşa’nın önüne diz çöken 8 yaşındaki bir çocuk “şehit olan babamın intikamını almak istiyorum” diyor. Bu anlayış çekirdekten verilmiş. O dönemde üniversitelerden de gençler savaşa gidiyor; ama esas medreselerden, tekkelerden gidiyorlardı. Zengin fakir fark etmiyordu her keste aynı şuur vardı. Çocuk anne-babadan dede ve nineden böyle bir model alıyor ve yaşıyordu. Vatan ve din denince her şey duruyordu bugünkü gibi maddeye tapmıyorlardı. Dün onlara silahla düşen vazife bugün eli kalem tutan gençlere düşüyor.

_________________
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
uzaymb
Webmaster
Webmaster
Avatar

Bilgiler Kayıt: Jun 01, 2009
Mesajlar: 205

Bağlantı


MesajTarih: Cum Tem 31, 2009 1:10 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

-8-


*SEYİD ONBAŞI

Yıl 1909. Balıkesir'in Edremit'ine bağlı Havran'dan odunculukla uğraşan Koca Seyid nice Anadolu deli kanlısı gibi askere yazılır. Devir zor bir devirdir. Osmanlı üzerinde sisli dumanlar gezmektedir. Bitmeyen savaşlarda nice delikanlımız evinden, yurdundan ve yuvasından gidip gidip gelmemektedir. İşte böyle sıkıntılı bir ortamda askere alınır. Hâlbuki daha evleneli bir sene olmuştur ve yeni doğan bir kız bebeğe sahiptir. Yaşlı anne ve babası onun bakımına muhtaçtır. Ama askerlik vatan borcudur ve Anadolu insanının indinde vatan borcu da namus borcu sayılmaktadır. İki yıl kadar vazife yapar ve tam terhis olup ailesine, gittiğinden beri yüzüne hasret kaldığı çocuğuna kavuşmayı hayallerken Balkan Savaşı patlak verir. Terhisler durdurulmuştur. Yıl 1913 olur. Utanç verici bir yenilgi ve ardından Edirne'nin geri alınışı ile 2. Balkan Savaşı da biter. Yine terhis heyecanlan akıllarında tüllenmeye başlamıştır ki, bu kez diğerlerinden daha acı, daha büyük ve kaybı kesinlikle diğerlerinden daha fazla olacak olan 1. Dünya Savaşı başlar. Yıl 1914 olmuştur. Osmanlı Devleti bir yıl geçmeden bu dehşetli savaşa katılır. Bu savaşın en dehşetli cephesi başlamak üzeredir. Koca Seyid Çanakkale'ye gönderilir.

28'lik Rumeli Mecidiye Tabyalarında vazifeye başlar. Orada numaratörlük yapmaktadır. 26 Şubat'tan bu yana düşman ara ara boğazda görünüp taciz atışları yapmakta, tabyalardaki Osmanlı askerlerini huzursuz etmektedir. Herkes düşmanın toplu saldırı gününü beklemektedir. O gün 18 Mart günüdür.

Çanakkale Boğazının cehennemi bir hal alacağı o müthiş günün sabahı önce Fransız birlikleri, ardından da İngiliz birlikleri boğaza girerek birer tabyayı kendilerine hedef seçerler. Mecidiye tabyasının tam karşısında Quin Elizabet ve Ocean zırhlıları tüm hızları ile bu tabyanın başına ateşler yağdırmaktadırlar. Bu yoğun düşman ateşinin altında mukavemet etmeye çalışan Mecidiye Tabyasının 40 yiğidi oradan oraya koşuşturmakta, ellerindeki topları en iyi ve hızlı şekilde kullanarak düşman donanmasına engel olmaya çalınmaktadırlar. O sırada bir top mermisinin Mecidiye Tabyasının ortasına düşmesiyle ortalık karışır. Toz toprak dağ gibi başlarına yıkılmıştır Mehmetçiklerin. Seyid Onbaşı kendisine geldiğinde Yüzbaşı Hilmi Bey ve arkadaşı Niğdeli Ali'den başkasını göremez. Gövdesinin yarısı toprağa gömülüdür ve yanındakiler onu kurtarmaya çalışmaktadırlar. Ayağa kalktığında durumun ne halde olduğunu sorar. 14 şehit, 24 yaralı vardır. Seyit Onbaşı hemen denize bakar. Fransızların dev gemisi Ocean çevreye ateş kusmaya devan etmektedir. Döner bir de toplara bakar. Ayakta sadece bir top sağlam kalabilmiştir. Diğerleri toprak altında kalmıştır. Sağlam topun yanına yaklaşır ama acı gerçeği fark etmiştir. Topun matarofası yani vinci kırılmıştır. Ama inanç ve azmin elinden ne kurtulabilmiş ki. Koca Seyid hemen arkada duran 215 okkalık (275 kg) top mermilerin den birine yaklaşır. Onun niyetini anlayan Niğdeli Ali, "Koca Seyid kaldıramazsın" demektedir. Ama o bunları duymaz bile. Çünkü şuan çok farklı bir halet-i ruhiye içindedir. Gelin Koca Seyid'in bu halet-i ruhîyesini kendi cümlelerinden takip edelim.

"Toprağın altından çıktım. Baktım ki, 13 arkadaşım şehit olmuş. Bir ben kalmışım, bir arkadaşım Niğdeli Ali, bir de Batarya komutanı Yüzbaşı Hilmi Bey.

Arkadaşlarımın bu şekilde gözlerimin önünde şehit edilmesini içine sindiremedim. Anamın bana öğrettiği duaları okudum. Size izahını yapamayacağım bir şeyler doldu içime. Merminin yanına koştum... Topun vinci de bozulmuştu. O mermiyi bir kez kaldırdım. Niğdeli Ali beni biraz destekledi. Basamaktan çıkarken kemiklerimin çatırtısını duyuyordum. Mermiyi namluya sürdüm... patlattım... isabet ettiremedim... Aynı olayı üç kez tekrar ettim... Üçüncü mermiyle onların en büyük zırhlılarından "Ocean" zırhlısını dümen kısmından vurdum... Arkadaşım Ali ve diğer bataryadaki arkadaşlarım: "Vurdun onu Koca Seyid! Vurdun onu!" diye bağırıyorlar, arkamdan sevinç çığlıkları atıyorlardı. Gerçekten, o anda zırhlı etrafında dönmeye başladı. Denizin ortasında tam bir panik yaşanıyordu..."

Allah'ın işine bakınız ki Seyid Onbaşı'nın tüm acizliği içinde elde ettiği bu başarı ile Ocean Zırhlısı yön kabiliyetini kaybetmiş ve etrafını taraflamaya başlamıştı.

Çevresinde bulunan tüm düşman gemileri onun etrafından kaçışmaya başladılar. Bu sırada hiç beklenmeyen bir şey daha oldu. Bir gece önce sırlı bir şekilde Cevat Paşa'ya karanlık limana dökmesi istenilen 26 Türk yapısı mayından biri Ocean'a çarptı. Ocean zırhlısı büyük bir hızla boğazın sularına gömülmekteydi. Düşman gemileri ne olduklarını anlayamadılar. Bu olay sadece bir zıhlının batırılması olayı değil, aynı zamanda kendini yenilmez ve batırılamaz ilan eden ve dünyanın en büyük donanması ilan edilen bir birliğin yüzüne vurulan sert bir tokattı. Çevreyi bombalamayı biran kesen ve büyük bir şaşkınlığa düşen itilaf kuvvetlerinin Çanakkale yenilgisi işte Seyid Onbaşı'nın bu atışı ile başlamıştı.

Bu tarihten iki gün sonra, Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa maiyetiyle beraber düşmanı kaçıran Mecidiye Tabyasının Kahraman neferlerini kutlamaya gelmişti. Koca Seyid'in bu kahramanlığı, arkadaşları tarafından Cevat Paşa'ya anlatıldı. Paşa ona bu kadar ağır bir mermiyi nasıl kaldırdığını sordu. Koca Seyid ona nasıl kaldırdığının izahını yapamadı. "Şu mermiyi bir kez daha kaldır... senin fotoğrafını çekelim... Şu millete hatıra kalsın..." dediler. Mermiyi yerinden bile kıpırdatamadı. Koca Seyit onlara;

"Şu anda bu mermiyi yerinden oynatamadım. Ama aynı olayı tekrar yaşasam; yine aynı şekilde o mermiyi kaldırırım." diye cevap verdi. Merminin içi boşaltıldı. O şekilde kaldırdı. Günümüze kadar ulaşan Niğdeli Ali ile çektirdiği o fotoğraf, milletimiz adına çok güzel bir belgedir...

O'na o gün hediyeler vermek istediler, fakat o, hediyeyi kabul etmemişti.

"Ben zaten hediyemi aldım. Onların en büyük zırhlısını vurmak, benim için en büyük hediyedir..." demişti. O gün savaş, düşmanın geriye çekilmesiyle bitmişti.

Çanakkale Savaşının bitimi, ardından geçen iki sene sonra 1918 yılında Mecidiye Kahramanı ve arkadaşları terhis oldular.

Bu terhis aslında bir hezimetin terhisi idi. Osmanlı itilaflar ile Mondros Ateşkes Antlaşması'nı imzalamış bu anlaşma gereğince de ordusu terhis edilmişti. Koca Seyid memleketine dönüyordu. Ama aradan 9 koca sene geçmişti. Acaba Koca Seyid nasıl bir ruh haleti içinde geriye dönüyordu. Şimdi bu hadiseyi de onun cümlelerinden takip edelim.

"Dokuz sene askerlik yaptım. Dokuz kez kendime iyi baktığım, tam manasıyla temizlendiğim söylenemez. Şimdi saçım sakalım birbirine karışmıştı. Annemi, babamı, eşimi ve yavrumu çok özledim...

Askere gitmezden önce evlenmiştim. Acaba hamım; beni evde bekliyor mu? Yoksa başka bir yere mi kalktı gitti? Bir kız çocuğum dünyaya gelmişti. Şimdi beni görse bana -(babacığım) deyip boynuma sarılabilir mi? Acaba anama, babama ne oldu? Yoksa öldüler mi?

Bunları düşünürken, gecenin bir yansında evimin kapısına geldim... Doğduğum, büyüdüğüm evi tanıyıvermiştim... Şu kapı, Hasan Dayımın evinin kapısı... Şu da teyzemin... Fakat herkes uyumuştu. Kapıyı çalsam, beni böyle görseler onları korkutur muyum? Beni tanıyabilirler mi? Çok da yorgunum... Hepsini de çok özledim... Her şeye rağmen kapıyı çaldım...

İçerden "Kim o?" diye seslenenin, dokuz sene sonra, anamın sesi olduğunu hatırlayıverdim. Baktım ki, vefalı hanımım beni bekliyor. Seyid'im gelecek diye... hep beni beklemiş... Kız çocuğum dokuz yaşına gelmiş. Ona: "Bak! Baban gelmiş... babacığım de!.. Git boynuna sarıl!.." diyorlar... O bana, baba diyemiyor... yüzünü saklıyor... daha benden kaçıyordu... Babam iki sene önce vefat etmiş... onu ancak mezarlıkta ziyaret ettim... Helalleşebildim..."

Ertesi gün öğlene doğru teyzesinin kızı Fadime bir şey istemek için eve gelmişti. Kapının önünde iri yarı insanı görünce durakladı. Fadime, Koca Seyid'i tanıyamamıştı. Fadime 19 yaşına gelmiş güzel bir kız olmuştu. Koca Seyid, onun korktuğunu anlayarak; "Fadime! Beni tanımadın mı? Ben dayın Seyid kızım!" diyerek kendini tanıtmıştı.

Babasından kendisine yadigar bir merkebi kalmıştı. Dağda odun keser, kömür yakar, getirip, Edremit'te veya Havran'da satardı.

1918 senesinde kulağına, Edremit'i, Yunan askerinin işgal ettiği haberi geldi. Koca Seyid, bu habere inanamamıştı. "Nasıl olur? Biz göğsümüzü düşmana siper ettik... o kadar şehit verdik... düşmanı geçirmedik... Şimdi elini kolunu sallayarak nasıl buralara gelebilirler?" demişti. Bir türlü inanamadığı haberin doğruluğunu kontrol etmek amacıyla Edremit'e yollandı. Edremit sokaklarında Yunanlı askerleri görünce beyninden vurulmuşa döndü. Büyük bir üzüntü içinde köyüne döndü. Yine baltasının ve yük hayvanının başına geçmiş, ailesinin iaşesi ile meşgul olmaya başlamıştı.

Türk milletinin imtihanları bunlarla bitmemişti. 1919-1923'lü yıllarda verilen bir Milli Mücadele ile yeni bir Türk Devleti kurulmuştu. Büyümeye çalışan ve her geçen gün biraz daha kalkınan Türkiye'de günler aylar ve yıllar geçiyordu. Ülkemizde takvimlerin 1936 yılını gösterdiği tarihlerde Balıkesir Çanakkale yolunun açılışı için Atatürk'ün yolu da Havrana düşmüştü Buraya geldiğinde, Çanakkale Savaşında bizzat görüştüğü ve başlından geçenleri kendisinden dinlediği Koca Seyid'i hatırladı. Mahalli yetkililere Koca Seyid'i sordu fakat hiçbiri onu tanımıyorlardı. Atatürk oradakilerden hemen Koca Seyid'i bulmalarını istedi ve onlara hitaben:

- "Sizi onunla tanıştırmak istiyorum. Yaptığınız milletin kahramanlarına vefasızlıktır. Kendisini tanıyın ki, bu topraklar üzerinde yaşamanın bir bedeli olduğu bilinsin." dedi. Uzun uğraşlar sonrasında buldular. Önce yıkattılar, ardından tıraş ettiler.

Üzerindeki elbiseleri çıkartarak Nahiye müdürünün elbiselerini giydirdiler. Bu şekilde paşanın karşısına çıkardılar. Paşa bu kıyafetlerde birini beklemiyordu karşısında. Ama onu toplumun içinde utandırmamak için iltifat etti.

-"Koca Seyid bu elbise sana çok yakışmış, onu nereden satın aldın?"

-"Paşam sizin geldiğinizi bana haber verdiler. Çok sevindim. Beni arattığınızı duyunca dünyalar benim oldu. Bana bu elbiseyi giydirdiler. Kaymakam bey öyle uygun gördü."

Konuşma somasında Atatürk orada bulunanlara gereken dersi vermeyi ihmal etmedi.

-Siz vatanı için, milleti için, namusu için canını ortaya koyan böyle insanları bu kadar mı tanıyorsunuz? Eğer siz onları tanımazsanız geleceğinizi göremezsiniz. Hedeflerinizi bilemezsiniz."

***
Cevat Paşa’nın gördüğü rüya:

“Müstahkem mevki komutanı Cevat Paşa, o gece geç vakit yatağa girdi. Çok yorgun ve huzursuzdu. Hemen dalıverdi. Rüyasında Allah tarafından buyuruldu ki: “Ey Cevat, sen Müslüman Türk topraklarının kumandanısın. Bu topraklar üzerinde yaşayan sizler, benim kelamıma hürmet ve tazim ederseniz. Size müjdeler olsun ki yakında zafere müyesser olacaksınız. Denizin üzerine bak. Dönüp denize baktı. Denizin üstü bir nurla kaplıydı. O nurlu dalgalar arasında çiçeklerle bezenmiş “Kef’ ve “Vav” harflerini gördü. Ardından da uyandı. Ölen kızı Bedile Hanım’ın mezarına gitti. Defne dallarıyla tezyin edilmiş mezar taşının başında duasını okudu. Tam ayağa kalkacağı sırada, rüyasında aşina olduğu sesi burada da işitti: “Ey Cevat, depolardaki 26 mayını denize döşe.” Dönüp ardına baktığı zaman kimsecikleri göremedi. Bulunduğu yerden gitmeye başlamıştı ki pir yüzlü bir zat karşısına dikildi. Paşa’nın kolundan tutarak “bir derdiniz mi var” dedi. Paşa bir çırpıda rüyasını anlattı. Pir yüzlü zat, biraz düşündükten sonra rüyayı şu şekilde yorumladı:

“Kafirler hiçbir zaman bu topraklara hakim olamayacaklardır. Deniz üzerindeki nur zaferin işaretidir. Bu nişaneyi hazırlayan “Kef ve “Vav” harfleridir. Ebced hesabında gördüğün ve tarif ettiğin “Kef harfi 20, “Vav” ise 6 rakamını bildirir. Bu iki sayıyı topladığınız zaman 26 rakamı ortaya çıkar. Bu 26 mayını hemen denize döşeyin ki zaferinize sebep olsun.”

Gerçekten de daha önce Boğaz’a döşenmiş bulunan 377 Alman mayının arasından hiç yara almadan geçen İngiliz ve Fransız donanması, Cevat Paşa’nın rüyası üzerine Nusret Gemisi tarafından döşenen bu 26 adet halis Türk mayınını geçememiş, darmadağın olmuştu.

***
(General Guro Anıları)

General Guro cephede yaralılar içinde
Bir Fransız Subayını gördü acı içinde
Kutlamaktı başarıyı kalbi sancı içinde

Çanakkale Allah ile bu milletin imzası
Kutlu olsun Türk’ün eri hiç olmasın kazası

Selam verdi subayına uzatmıştı elini
Sıkmaktı hem kutlamaktı, anlamaktı derdini
Uzanan eli çevrildi, tutamadı kendini

Çanakkale Allah ile bu milletin imzası
Kutlu olsun Türk’ün eri hiç olmasın kazası

Yaralılar arasında baygın yatan birine
Gözleriyle yönlendirdi alttan vurup eline
Kutlanacak o subaydır yatan aslan biline

Çanakkale Allah ile bu milletin imzası
Kutlu olsun Türk’ün eri hiç olmasın kazası

Yatan esir Türk subayı Guro sözünü kesti
Bilmeliydi olanları önce özünü deşti
Girdi esir koğuşuna onun gözünü kesti

Çanakkale Allah ile bu milletin imzası
Kutlu olsun Türk’ün eri hiç olmasın kazası

Başındaki Türk erine olayı anlat dedi
Çöktü dizlerine durdu ve pür dikkat dinledi
Gözlerinde bir çift damla herkes gördü silmedi

Çanakkale Allah ile bu milletin imzası
Kutlu olsun Türk’ün eri hiç olmasın kazası

Esir düşmeden çok önce yaralıydı Fransız
Kan kaybından ölmekteydi Türk subaydan habersiz
Elinde ki bir resime bakıyordu çaresiz

Çanakkale Allah ile bu milletin imzası
Kutlu olsun Türk’ün eri hiç olmasın kazası

Belliydi ki bekleyeni annesiydi yanaştı
Fransız’ı korku sardı çünkü bu bir savaştı
Türk subayı sargı verdi korku gitti kaynaştı

Çanakkale Allah ile bu milletin imzası
Kutlu olsun Türk’ün eri hiç olmasın kazası

Sarmalanan yaraları kapandı gün geçtikçe
Günler günü kovaladı savaş azdı gittikçe
Çark tersine dönüverdi subay esir düşünce

Çanakkale Allah ile bu milletin imzası
Kutlu olsun Türk’ün eri hiç olmasın kazası

Kutlanacak biri varsa ona var can borcum
Bekleyenim anam diye onda hürmete doydum
Nasılsa öderim dedim içime ukde koydum

Çanakkale Allah ile bu milletin imzası
Kutlu olsun Türk’ün eri hiç olmasın kazası

İşte yaşadığım olay unutulur mu kolay
Ben burada şefkat gördüm aşk gördüm alay alay
Biz buradan gitmedikçe doğmayacak dolunay

Çanakkale Allah ile bu milletin imzası
Kutlu olsun Türk’ün eri hiç olmasın kazası

Guro sıvazladı Türk’ü hürmet edilsin dedi
Belki savaş müddetince en zor emrini verdi
Ayılınca giydirilsin verilsin di beyliği

Çanakkale Allah ile bu milletin imzası
Kutlu olsun Türk’ün eri hiç olmasın kazası


Bedrettin Naim Arslan

_________________
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
uzaymb
Webmaster
Webmaster
Avatar

Bilgiler Kayıt: Jun 01, 2009
Mesajlar: 205

Bağlantı


MesajTarih: Cum Tem 31, 2009 1:12 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

-9-
EZİNELİ YAHYA ÇAVUŞ

Yahya Çavuş ve takımı, 3. taburla birlikte düşmanın çıkarma yapma olasılığına karşı Ertuğrul Koyuna mevzilenirler. 2 gün boyunca düşmanı bekleyen tabura ittifak güçlerinin donanması bombardımana başlar. Bu sırada Tabur komutanı Binbaşı Mahmut Bey şehit olur. Komutayı 21 yaşındaki asteğmen Hüseyin Bey alır. Fakat aralıksız süren şiddetli bombardıman sonucu o da şehit olunca komuta Yahya Çavuşa kalır. Yahya Çavuş sağ kalan 67 kişiye yeniden mevzi aldırır. Bombardıman sona ermiş ve İngilizler River Clyde gemisini Truva atı şeklinde kullanarak sahile çıkmaya hazırlanmaya başlamıştır. Sağ kalanlar bombardıman sonucu bitkin ve çaresiz durumdadır. Hepsi öleceğini anlamıştır. En büyük endişe ve üzüntüleri, büyük bir güçle saldıracak düşmanı durduramayacak olmalarıdır. Balkanlarda ve Galiçyada savaşmış eski bir cephe kurdu olan Yahya Çavuş ise kurnazca taktikleriyle takımının hayatta kalarak savaşmasını sağlamaya çalışır. 3000 kişilik çıkarma kuvvetini durdurmayı başarır.Düşman River Clyde gemisine sığınıp karaya çıkmak için saldırdıkça, Yahya Çavuş ve arkadaşları daha şiddetli bir ateşle karşılık verirler. İngilizler önlerinde 2000 kişilik bir düşman olduğunu düşünüp daha fazla takviye alırlar. Yavaş yavaş eriyen Türk tarafında, bacağından yaralı Yahya Çavuş ve 5 kişi kalır. İngilizler çemberi daralttığında arkadan gelen Türk kuvvetlerine 2 gün kazandırılmıştır. Yahya Çavuş ise son kalan arkadaşlarıyla şehit olur. İngilizler karşılarında sadece 67 kişi olduğunu öğrenince bu cesaret karşısında çok şaşırırlar. Bir kahraman takım ve de Yahya Çavuştular Tam üç alayla burada gönülden vuruştular. Düşman, tümen sanırdı bu şahane erleri Allahı arzu ettiler, akşama kavuştular

***
CEPHEDEN MEKTUPLAR

KINALI HASAN

Bilecik İstasyonunda yaşlı ana

Oğlunu cepheye uğurlarken ona

Oğlum!

Babanı Dimetoka'da

Dayını Şipka'da

Ağabeylerini Çanakkale'de kaybettim.

Sen benim son yongamsın.

Sen de dönmezsen ben Allah'a emanet diyordu.

Ve ilave ediyordu

- Git sen de git!

Minareler ezansız, camiler Kur'ân'sız kalacaksa sen de git!

Ezan, Kur'ân, Vatan kime emanet

Galiçya'da, Şipka'da,

Dimetoka'da kalanların evlatları kime emanet

Tarihinde birçok kez dolup dolup vatan, millet ve din adına boşalan Anadolu bir kez daha bu güzel vatana vefa borcunu ödeme adına ciğerparelerini cephelere gönderiyordu. Yukarıdaki şiirde de söylendiği gibi, son yongalar bile bu büyük dava için seferber edilmişti. Analar yalnız kalma pahasına da olsa, tek vatanım kurtulsun diyerek dualarla yavrularını selâmetlemeye başlamışlardı. Ana kucağından daha yeni ayrılmış, belki bıyıkları bile terlememiş bu Mehmetçikler Çanakkale sırtlarında, cephe gerisinde sıraya giriyor, bölük bölük teçhiz ediliyorlardı.

Günlerden bir gün yine taptaze Mehmetçikler kim bilir nerelerden gelerek Çanakkale bölgesine sevk olunmuşlardı. Yüzbaşı Sırrı Bey bu gencecik askerleri karşısına almış hepsini ayrı ayrı gözden geçiriyordu. Bu sırada Yüzbaşı Sırrı Bey'in bir şey dikkatini çekmişti. Askerlerden bir tanesinin saçı kınalıydı. Buna bir hayli şaşıran Sırrı Bey Mehmetçiği yanına çağırarak saçının neden böyle kınalı olduğunu sordu.

Bu soruya muhatap olan saf Anadolu delikanlısı bir şey diyemedi. Çünkü sebebini kendisi de bilmiyordu. Sadece, "Buraya gelmeden evvel anam kınalamıştı kumandanım." diyebildi.

Sırrı Bey:
-Öyleyse bir mektup yaz da sor bakalım, biz de öğrenmiş olalım.
Hasan:
-Ben yazı yazmasını bilmem ki komutanım.
Sırrı Bey:
-Öyleyse sen söyle bölük yazıcısı yazsın köyüne, bakalım ne cevap gelecek?
Hasan:
-Baş üstüne komutanım.

Bir istirahat anında bölük yazıcısı Hasan’ın yanına gelir. Hasan söyler, o yazar. Selam kelamdan sonra Hasan, bulunduğu yerin güzelliğinden, çiçeklerin kokusundan, arkadaşlarının dostluğundan, komutanının tatlı dilinden bahsettikten sonra, konuyu kınaya getirir.
-Anacığım, kumandanım saçımdaki kınayı sordu, ben bilemedim. Arkadaşlarımın arasında mahcup oldum. Kardeşlerimi askere gönderirken sakın onların saçlarını kınalama. Onlar benim gibi mahcup olmasınlar. Kınanın bir mânâsı varsa bildir de kumandanıma söyleyeyim.
Mektup Yozgat yollarına çıkar. Cevap gelir mi gelmez mi, anasına ulaşsa okur mu, okutur mu belli değil. Lakin Çanakkale’de sırtlan gibi saldıran düşmana karşı koymak lazım geldiği için ihtiyat kuvvetlerinin fazla bekleyecek zamanı yoktur. 2. Bölük de savaşın en çetin alanlarında görev yapar. Bu öyle bir harptir ki, dünyada eşi benzeri olmayan bir vahşet yaşanmaktadır. Anadolu’nun kınalı koç yiğitleri, ellerindeki kıt imkanlarla, adeta etten bir duvar örüp düşmana geçit vermeden namusları için, vatan için buruşmaya başlamışlardır. Bu ateş cehenneminde nice kınalı koç yiğitlerimiz, körpecik delikanlılarımız şehit olmakta, Avrupalının kan içen canavar makineleri, gemileri, topları Gelibolu’yu bir kan gölüne çevirmektedir.

Aradan iki ay geçmiştir. Bir gün Yüzbaşı Sırrı Bey’in bölük karargahına birkaç mektup ulaşmıştır. Yozgat’ın Sarıkaya İlçesi Kara Yakuplar köyünün köy katibi mektubu Hasan’ın anasına ulaştırmış ve anasının söylediklerini de yazıp cepheye yollamış. Mektup da anası şunları yazmış:
“Yavrum, Hasanım, Kınalı Kuzum,
Mektubun geldi, sanki dünyalar benim oldu. Köy katibi okudu, ben ağladım. Kumandanını pek sevmişsin, ne güzel! O senin babının yarısıdır. Sakın ola yavrum kumandanının emrinden çıkma, önünden aykırı geçme. Ateşe bas dese basasın yavrum. Kars’tan, Siirt’ten, Adana’dan, Uşak’tan arkadaşların olmuş. Birbirinizi çok sevip iyi geçinirmişsiniz. Elbette öylesi yakışır yavrum. Onlar senin dünya ahret hakiki kardeşlerindir. Sakın onları incitme yavrum. Südümü sana helal etmem. Kumandanın saçındaki kınayı sormuş. Bunda bilmeyecek ne varmış ki yavrum? Bizim burada Allah için kurban seçilen koçların başını kına ile süslerler. Ben de dört kardeşin içerisinde en çok seni sevdiğim için seni Hz. İsmail’e kardeş seçtim. O da kurban edilmek istendiğinde kınalanmamış mıydı? Yavrum, kıyamet günü, mahşer yerinde, o kına senin işaretin olacak, o kalabalıkta seni kolayca bulacağım. Aha işte benim kınalı kuzum da burada deyip seni bağrına basacağım.
Anan Hatçe”
Sırrı Bey, iki gözü iki çeşme mektubu okur. Sonra posta erini çağırır.
-Şu Yozgatlı Kınalı Hasan’ı bulun bakalım. Mektubunu ona ben okuyacağım, onun okuması yoktu.
Çok geçmez posta eri geri döner.
-Kumandanım Hasan bir hafta önce Arıburnu’ndaki şiddetli muharebede Hakk’a yürümüş.
Sırrı Bey, orada göz yaşarı içerisinde yana yakıla bağırmaya başlar:
- Bilmeliydim, bilmeliydim. Kurbanların kınalı olması gerek. Bu yiğitlerin hepsi de kınalı… vatana kurban seçilip gönderildiler. Bunların hepsi de kınalı kuzu, hepsi de Hasan gibi… Bilmeliydim, bilmeliydim.Dilimizi koruyalım,ona sahip çıkalım.

***

Kolağası (Ön Yüzbaşı) Bölük Komutanı - Mehmet TEVFİK- 1881 İstanbul

Sebebi hayatım, feyz-ü refikim,

Sevgili babacığım,valideciğim,
Arıburnu'nda ilk girdiğim müthiş muharebede sağ yanımdan ve pantolonumdan kurşun geçti, hamdolsun kurtuldum.Fakat bundan sonra gireceğim muharebelerden kurtulacağımdan ümidim olmadığından bir hatıra olmak üzere şu yazılarımı yazıyorum.

Hamdü senalar olsun Cenab-ı Hakka beni bu rütbeye kadar isal etti.Yine mukadderatı ilahiye olarak beni asker yaptı.Siz de ebeveynim olmak dolayısıyla beni vatan ve millete hizmet etmek için ne suretle yetiştirmek mümkün ise öylece yetiştirdiniz.Sebeb-i Feyz-ü refikim ve hayatım oldunuz.Cenab-ı Hakk'a ve sizlere çok teşekkürler ederim.

Şimdiye kadar milletin bana verdiği parayı hak etmek zamanıdır.Vazife-i mukaddese-i vataniyeyi ifaya cehdediyorum.Rütbe-işehadete suudedersem Cenab-ı Hakk'ınen sevimli kulu olduğuma kanaat edeceğim.Asker olduğum için bu her zaman bana pek yakındır,sevgili babacığım ve valideciğim.Göz bebeğim olan zevcem Münevver ve oğlum Nezih'ciğimi evvele Cenab-ı Hakk'ın saniyen sizin himayenize tevdi ediyorum.Onlar hakkında ne mümkün ise lütfen yapınız.

Oğlumun talim ve terbiyesine siz de refikamla birlikte lütfen sayediniz.Servetimizin olmadığı malumdur.Mümkün olandan fazla birşeyi isteyemem,istesem de pek beyhudedir.Refikama hitaben yazdığım matuf mektubu lütfen kendi eline veriniz.Fakat çok müteessir olacaktır,o teessürü izale edecek vechile veriniz.Ağlayacak üzülecek tabi teselli ediniz.Mukadderat-ı ilahiye böyleymiş.Malumat ve düyunatın hakkında refikam mektubunda laf ettiğim deftere ehemmiyet veriniz.Münevver'in hafızasında ve yahut kendi defterinde mukayyet düyunat da doğrudur.Münevver'e yazdığım mektubum daha mufassaldır.kendisinden sorunuz.

Sevgili baba ve valideciğim ,

Belki bilmeyerek size karşı birçok kusurlarda bulunmuşumdur.Beni affediniz,hakkınızı helal ediniz,ruhumu şadediniz,işlerimizi tavsiyesinde refikama muavenet ediniz ve muin olunuz.

Sevgili Hemşirem Lütfiye'ciğim,

Bilirsiniz ki sizi çok severdim.Sizin için vesayemin yettiği nisbette ne yapmak lazımsa yapmak isterdim.Belki size karşı da kusur etmişimdir,beni affet ,mukadderatı ilahiye böyle imiş hakkını helal et ruhumu şadet , yengeniz Münevver hanımla oğlum Nezih'e sen de yardım et , sizi de Cenab-ı Hakk'ın lütuf ve himayesine tevdi ediyorum.

Ey akraba ve ehibba ve evda , cümlenize elveda , cümleniz hakkınızı helal ediniz.Bnim tarafımdan cümlenize hakkım helal olsun.Elveda , elveda..Cümlenizi Cenab-ı Hakk'a tevdi ve emanet ediyorum..

Ebediyen Allah'a ısmarladım.

Sevgili Babacığım ve Valideciğim....

Oğlunuz Mehmet Tevfik

(Mehmet Tevfik , 2 Haziran 1915 günü yaralanmış ve Çanakkale Askeri Hastanesi'nde şehitlik rütbesine ulaşmıştır.

***

Oğlun şehit oldu

Alnımdan vuruldum kanım akıyor
Oğlun şehit oldu ağlama anam
Gözlerim bayrağa doğru bakıyor
Oğlun şehit oldu ağlama anam

Canım feda olsun, benden bu kadar
Yıldızlar doğarken güneşler batar
Her karış toprakta şüheda yatar
Oğlun şehit oldu ağlama anam

Teskerem yaklaştı gelecek idim
Gözünün yaşını silecek idim
Ne bileydim böyle ölecek idim
Oğlun şehit oldu ağlama anam

Kınalı kuzunu bekleme gelmez
Allah’a emanet, şehitler ölmez
Şehit olan bilir başkası bilmez
Oğlun şehit oldu ağlama anam

Babama söyleyin ağıt yakmasın
Yârim göz yaşını sakın dökmesin
Geleceğim diye yola bakmasın
Oğlun şehit oldu ağlama anam
Mikdat Bal)

_________________
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
uzaymb
Webmaster
Webmaster
Avatar

Bilgiler Kayıt: Jun 01, 2009
Mesajlar: 205

Bağlantı


MesajTarih: Cum Tem 31, 2009 1:14 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

-10-
SAKA ERİ HÜSEYİN
(Çanakkale şehitlerinin aziz hatırasına, bir Fatiha üç ihlas vesilesi olsun diye...)


TAK! Bir topuk selâmı, cılız.

“HAYRABOLULU HÜSEYİN EMRET KUMANDANIM!”

Hüseyin oğlum, kaç yaşındasın? diye sordu kumandan. Karşısında hazrola geçmiş kibrit çöpünden hallice, çipil gözlü delikanlıya. Delikanlı dediysek de, asker kaputunun içinde ha var ha yok gibiydi. Henüz bıyıkları bile bitmemiş, parlak yüzlü bir oğlancıktı aslında Hüseyin, Hayrabolulu Hüseyin.

“Onüçümden ay aldım kumandanım.”

“Küçüksün!”

“Ama kuma..”

“Çocuksun!”

“Ama kumanda..”

“Sana silah emanet edemem. Seni cepheye süremem”

Hüseyin, ağlamaklı oldu.

“Lakin mühim bir vazife verebilirim. Seni Saka Eri yaptım Hüseyin. Bu bölüğün su ihtiyacını sen karşılayacaksın. Sana bir de katır verecekler. Eratı susuz koma. Koma ki; koşacak, hendek aşacak, fişenk atacak hâli dermanı kesilmesin.”

“TAK!” Bir topuk selâmı, cılız.

“Emredersin kumandanım!”

Kendisine silah emanet edilmeyen Hüseyin, alacakaranlıkta katırını alır yola çıkardı. En yakın köye varır, tahta damacanalarını su doldurur ve akşam karanlığında bölüğe taşırdı. Görevini hiç aksatmazdı. “Aman erat susuzluktan yanıyordur şimdi” der, hiçbir yerde oyalanmazdı.

İkinci Anafartalar taarruzundan sonra, Devlet-i Âli’nin ordusu Anafarta Ovası’na ve tepelere yerleşmişti. Bu birlikler, kendilerine göre siperler kazıyorlar ve zaman zaman da İngilizler’in kısmî taarruzları karşısında, direnemeyip bu siperleri düşmana kaptırıyorlardı.

İşte böyle bir günün arifesinde Saka Hüseyin, sabahın alacakaranlığında katırı ile yola çıktı. Bigali Köyü’ne gidip, kuyulardan su çekecek, akşam karanlığında da, geri dönecekti.

Bir kaç saat sonra köye vardı. Kuyuyu bulup, damacanalarını silme doldurdu. Kuyunun başında bir miktar oyalanıp, günün batmasını bekledi. Hava alacalandı. Gün batmak üzereydi. Saka Hüseyin yola çıkmadan önce, her zaman yaptığı gibi katırının kulağına eğilerek:

“Deh! Büyük Anafarta Köyü’nün üstünden, Otuzbeşinci Piyade Alayı’nın bulunduğu siperlere!” Katır gide gele bu yolu iyice bellemişti. Emri alır almaz yola koyuldu. Katır önde Hüseyin arkada yola çıktılar.

Hüseyin elinde bir değnek taşa çalıya çaktıra çaktıra giderken, bir de türkü tutturmuş:

Çeşmeye varmadın mı

Gül koydum almadın mı

Ben sevdadan ölüyom

Sen sevdalanmadın mı?

Rina rina yarim

Rina, rina….

Hava iyice karardığında Hüseyin, alayın yakınlarına varmıştı. Varmıştı ama, o gün iş de iyice kızışmıştı. İngiliz topçusu, nefes aldırmadan siperlere bomba yağdırıyordu. Güllenin merminin sayısı belli değil. Saka Hüseyin siperlere yaklaşmanın imkânı olmadığını anlayınca katırıyla birlikte bir çukur bulup sindi. Saatler sonra bataryalar durdu. Makineli tüfeklerin tarrakası sustu. Ses, duman, gümbürtü kıyamet kesildi.

Hüseyin çukurdan çıkıp katırı dehledi. Katır önde, o arkada, yollarına devam ettiler. “Bölük su bekler” diye iç geçirdi. “Üstelik yaralılar da vardır şimdi. Onlar iki kere su bekler.”

Ansızın bir ses karanlıkta kükredi. Hüseyin bu garip kelâmın ne olduğunu anlamadı ama, hiddetinden ve şiddetinden “dur” anlamına geldiğini anladı. Durdu. Birden iki yanında iki karaltı belirdi. Yine hiç duymadığı bir lisan ile bağırmaktaydılar. Saka Hüseyin vaziyeti farketti. Siperler el değiştirmişti. Burası artık Otuzbeşinci Piyade Alayının değil, bilmem kaçıncı düşman alayınındı. Auckland Taburu’nun Anzak devriyelerine yakalanmıştı.

Saka Hüseyini aldılar, katırı da arkasından çeke çeke kumandanlarının karşısına çıkardılar. Hüseyin önceleri çok korktuysa da, hissettirmedi. Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle, ellerini kollarını sallıyor ve katırın üzerindeki su damacanalarını gösteriyordu.

İngiliz kumandan Hüseyin’in bu tuhaf neşesine bir anlam veremedi. “Tercüman bulunsun” diye emretti. Buldular.

“Kimsin?”

“Otuz Beşinci Piyade Alayı İkinci Bölükten Saka Eri Hayrabolulu Hüseyin, emret gavur kumandanı.”

“Burada ne işin var?”

“Bu su damacanalarını kumandanım gönderdi. Git dedi. Yaralıları vardır. Su bizim tarafta kaldı gelip alamazlar, sevaptır. Eğer suyun zehirli olduğundan şüphe ederlerse de gözlerinin önünde bir tas iç.”

Anzak teğmen kıpkırmızı kesildi. Bütün gün başlarına gülle yağdırdığı, taş üstünde taş, gövde üstünde baş kalmasın diye yapmadığını bırakmadığı insanlar, nasıl bu kadar iyi olabiliyorlardı. Bu akıl alacak iş miydi? Gözleri doldu. İlk iş Hüseyin’i tutup yanaklarından öpmek oldu. Oturtup biraz dinlendirdiler. Sonra suları katırdan indirip yerine paket paket sarma tütünü, çikolata, et konserve.. artık ellerinde ne varsa erzak, yığma yaptılar.

“Haydi, good bye, good bye, yallah!”

Saka Hüseyin, gecenin karanlığında siperden sipere atlaya zıplaya alayının mıntıkasına vardı. Başından geçenleri bir bir anlattı. Gerçi Mehmetçik, domuz etidir diye ete konserveye dokunmadı ama diğer kumanya pek makbule geçti. Kumandanı Hüseyini tebrik etti, alnından buseledi. “Harp sonunda göğsünde nişanını hazır bil” diye de muştuladı. O gece sessiz geçti. Saka Hüseyin, çehresine sabitlenmiş bir tebessümle yıldızları saya saya uyudu. Sair erat, yaralarını sardı, şehitlerine dualar etti ve Hüseyin’in cinliğini anlatıp anlatıp gülüştü. O gün de cephede işte böyle geçti.

************************

Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedi serhaddi;
'O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme' dedi.
Asım'ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmiyecek.
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!

Böyle nice güneşlerin battığı yerdir,
ÇANAKKALE

Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslam'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;

Demir zırhların, İmanlı Göğüslerde parçalandığı yerdir,
ÇANAKKALE


Düşmana aman vermeyen yiğitlerin yattığı yerdir,
ÇANAKKALE

Namus ve vatan uğrunda şehadet şerbetini içenlerin yattığı yerdir,
ÇANAKKALE

Alkana boyayıp kefensiz yatanların yattığı yerdir,
ÇANAKKALE

Ateş ve kanın fışkırdığı yerdir,
ÇANAKKALE

EY ZİYARETÇİ DUR! Kanla, tarihe destan yazılan yerdir,
ÇANAKKALE

Türk askerinin direnme gücünün, fedakarlık ruhunun, VATAN ve MİLLET SEVGİSİNİN abideleşen bir simgesi; en üstün şekilde donatılmış ve en güçlü silahlarla desteklenmiş ordular karşısında elde ettiği zaferin bir belgesidir,
ÇANAKKALE

İstilacı emperyalistlere karşı Asil Türk Milletinin Vatanı, Bağımsızlığı, Bayrağı ve Şerefi için neler yapabileceğini tarihte her zaman olduğu gibi bugün de bütün dünyaya bir kere daha gösterdiği yerdir,
ÇANAKKALE

Haklının haksızı nasıl yendiğinin, inancın hırsı nasıl dize getirdiğinin açık ispatıdır,
ÇANAKKALE

Güç bende mantığıyla hareket eden kibirli haçlının, kibrini kırarak burnunun yere nasıl sürtüldüğünü gösteren bir zaferdir,
ÇANAKKALE

Korkunç bir savaş ortamında bile olsa gerçek medeniliğin, gerçek insanlığın, gerçek mertliğin, gerçek misafirperverliğin ve gerçek hukukun nasıl uygulandığını bizzat yaşayarak dosta, düşmana ve tüm insanlığa bir defa daha öğretildiği yerdir,
ÇANAKKALE

Asil Türk Milletinin tarihte defalarca olduğu gibi bugün de nice manevi yardımlar aldığını ve bunları düşmanlarımızın bizzat görerek şaşırdığını ve Türk Milletinin yalnız olmadığının en açık delilidir,
ÇANAKKALE

Maddi gücüne güvenenlerin, MANA karşısında nasıl zelil ve hakir bir duruma düştüğünün en önemli, en belirgin ve en açık bir misalidir,
ÇANAKKALE

İşte Türk’ün bu cengaverliğini ve savaşlarda düşmanın bileğini nasıl büktüğünü, kibrini nasıl kırdığını meşhur şairlerimizden Abdülhak Hamid Tarhan şöyle dile getiriyor:

Bildin mi bugün haddini ey düşman-i mağrur.
Ey düşman-i hayretzede, ey düşman-i makrur.
Gördün mü Türk ordusu isterse edermiş.
Alçakları bir kat daha alçatmaya mecbur.

***
CEPHEDEN MEKTUPLAR

Bir çanakkale şehidinin Son Mektubu

Valideciğim,
Dört asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesi!

Nasihat-amiz mektubunu, Divrin Ovası gibi güzel, yeşillik bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının sayesinde otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha takviye etti. Okudum, okudukça büyük dersler aldım. Tekrar okudum. Şöyle güzel ve mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim. Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım. Yeşil yeşil ekinlerin rüzgara mukavemet edemeyerek eğilmesi, bana, annemden gelen mektubu selamlıyor gibi geldi. Hepsi benden tarafa doğru eğilip kalkıyordu ve beni, annemden mektup geldi diyerek tebrik ediyorlardı.

Gözlerimi biraz sağa çevirdim güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir seda ile beni tebşir ediyorlardı. Nazarlarımı sola çevirdim cığıl cığıl akan dere, bana validemden gelen mektuptan dolayı gülüyor, oynuyor, köpürüyordu... Başımı kaldırdım, gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım. Hepsi benim sevincime iştirak ettiğini, yaptıkları rakslarla anlatmak istiyordu. Diğer bir dalına baktım, güzel bir bülbül, tatlı sedasile beni teşhir ediyor ve hissiyatıma iştirak ettiğini ince gagalarını açarak göstermek istiyordu.

İşte bu geçen dakikalar anında, hizmet eri:

Efendim, çayınız, buyurunuz, içiniz, dedi.

Pekala, dedim. Aldım baktım, sütlü çay...

Mustafa bu sütü nereden aldın? dedim.

Efendim, şu derenin kenarında yayıla yayıla giden sürü yok mu?

Evet, dedim. Evet ne kadar güzel.

İşte onun çobanından 10 paraya aldım.

Valideciğim, on paraya yüz dirhem süt, hem de su katılmamış. Koyundan şimdi sağılmış, aldım ve içtim.

Fakat bu sırada düşünüyorum. Ben validemin sayesinde onun gönderdiği para ile böyle süt içeyim de, annem içmesin, olur mu? Şevket neden içmiyor?

Fakat yukarıdaki bülbül bağırıyordu: "Validen kaderine küssün, ne yapalım. O da erkek olsaydı, bu çiçeklerden koklayacak, bu sütten içecek, bu ekinlerin secdelerini görecek ve derenin aheste akışını tetkik edecek ve çıkardığı sesleri duyacak idi."

Şevket merak etmesin, o görür, belki de daha güzellerini görür.

Fakat valideciğim, sen yine müteessir olma. Ben seni, evet seni mutlaka buralara getireceğim. Ve şu tabii manzarayı göstereceğim. Şevket, Hilmi de senin sayende görecektir.

O güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişler. Gayet güzel sesli biri ezan okuyordu.

Ey Allah'ım, bu ovada onun sesi be kadar güzeldi. Bülbül bile sustu, ekinler bile hareketten kesildi, dere bile sesini çıkarmıyordu.

Herkes, her şey, bütün mevcudat onu, o mukaddes sesi dinliyordu. Ezan bitti. O dereden ben de bir abdest aldım. Cemaat ile namazı kıldık. O güzel yeşil çayırların üzerine diz çöktüm.

Bütün dünyanın dağdağa ve debdebelerini unuttum.

Ellerimi kaldırdım, gözlerimi yukarı diktim, ağzımı açtım ve dedim :

-Ey Türklerin Ulu Tanrısı! Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların Halkı! Sen bütün bunları Türklere verdin. Yine Türklerde bırak. Çünkü böyle güzel yerler, seni takdis eden ve seni ulu tanıyan Türklere mahsustur.

"Ey benim Yarabbim! Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri; ism-i celalini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle, ve huzurunda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün bütün mahveyle!"

Diyerek bir dua ettim ve kalktım. Artık benim kadar mes'ut, benim kadar mesrur bir kimse tasavvur edilemezdi.

Dünyanın en güzel yerleri burası imiş. Yalnız bu memleketlerde düğün olmuyor. İnşallah düşman asker çıkarır da, bizi de götürürler, bir düğün yaparız, olmaz mı?

Kadir'e mektup yazdım.

Valideciğim, evdeki senet vesaireyi kimselere kat'iyyen vermeyin ve sorarlarsa biz bilmiyoruz deyin.

Çantayı al, sandığa koy. Ben sana vaktiyle anlatmış idim., bu dünya böyledir.

Fakat sen merak etme. O parayı vermese, adliyedeki adam vermezdi. Hani nasıl aldık. Yalnız zaman ister.

Valideciğim, çamaşır falan istemem, paralarım duruyor, Allah razı olsun.

Oğlun

Hasan Etem

4 Nisan 1331

(17 Nisan 1915)

_________________
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
uzaymb
Webmaster
Webmaster
Avatar

Bilgiler Kayıt: Jun 01, 2009
Mesajlar: 205

Bağlantı


MesajTarih: Cum Tem 31, 2009 1:17 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

11

Anzaklı Ömer'in Hikayesi

1957 yılında İstanbul Tıp Fakültesi'nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD'ye giden doktor Ömer Musluoğlu görev yaptığı hastahanede başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor:
"Amerika 'ya gittiğim ilk yıllar ( 1957) lisanım pek o kadar iyi değil.newyork'da Medical Center Hospital adlı bir hastahanede görev almıştım. Fakat vazifem kan almak,kan vermek,serum takmak,elektrokardiyoğrafi çekmek gibi işler.. Hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direk olarak hasta muayenesine ,tedavisine verilmiyıor. Diğer zamanlarda da laboratuarda çalışıyorum.
Bir hastaya gittim. Yaşlıca bir adam. Tahminen yetmiş beş yaşlarında tabii kendisi ile ingilizce konuşuyorum.
- Kan vereceğim kolunuzu açar mısınız?
Çünkü adamcağız kanser hastası olduğu halde üstelik kansızdı. Elimde kan torbası da var tabii ki.. pazusunu açtım. Baktım pazusunda dövme şeklinde bir Türk bayrağı var. Çok ilgimi çekti benim. Kendisine sormadan edemedim.
- Siz Türk müsünüz?
Kaşlarını yukarıya kaldırarak " Hayır "manasına işaret yaptı. Ama ben hala merak ediyorum:
- Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?
"Aldırma işte öylesine bir şey dedi. Ben yine ısrarla dedim ki:
- Fakat benim için bu bayrak çok önemli. Dikkatimi çekti. Çünkü bu benim milletimin bayrağı,benim bayrağım...
Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde sordu:
- Siz Türk müsünüz?
- Evet Türk'üm....
İhtiyar gözlerime bakarak tanıdık bir göz arıyor gibiydi. Anlatmaya başladı:
- Yıl 1915. Sen hatırlamasın o yılları. Çanakkale diye bir yer var Türkiye'de .orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben Anzak'tım Avustralya Anzaklarından ...
İngilizler bizi toplayıp dediler ki: "Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda . birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir." Biz de inandık sözlerine vaadetlerine... Savaşmak isteyenler arasına katıldık.
Avustralyalı Anzak ihtiyar anlatmaya devam ediyordu:
- Bizim yıkayan İngilizler,Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale'ye sevkediyorlarmış. Bizi gemilere doldurup Mısır'a getirdiler o zaman . Mısır'da şöyle böyle birkaç ay talim gördük. Atış talimi . ondan sonra da bizi alıp Çanakkale'ye getirdiler.
Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor,gökyüzünde havai fişekler ,geceyi gündüze çeviriyordu zaman zaman...
Her taaruzunda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti uzaktan gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer barbarlıktan değil,kalplerinde ki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş . bunu nereden anladığımı söyleyeyim.
Biz karaya çıktık. Taarruz edemiyoruz. Bizi püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz. Bizi tekrar püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz. Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim.
Meraktan ağzım açık yaşlı Avustralyalıyı dinliyorum. Savaşın dehşetli anılarını anlatırken hastalığına rağmen tir tir titremeye başlamıştı. Devam etti:
-Gözlerimi açtığımda kendimin yabancı insanların arasında gördüm. Nasıl korktuğumu anlatamam. Çünkü İngilizler bize Türkleri barbar,vahşi kimseler olarak tanıttı ya...
Ama dikkat ettim. Yaralarımı sarmışlar. Bana hiç de öfkeli bakmıyorlar. Kendime geldim iyice bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana. İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şoke oldum doğrusu. Dedim ki; kendi kendime:
- Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürdüler. Ama öldürmüyorlar... Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi. Halbuki beni cephenin gerisine götürdüler. Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı.
Bu duygularla "Yazıklar olsun bana" dedim. "Böyle asil insanlarla niye ben savaşıyorum ben . Niye savaşmaya gelmişim. Bu İngiliz milleti ne yalancıymış ne kadar Türk düşmanıymış"diyerek pişman oldum. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki... Bu iyiliğe karşı ne yapsam düşündüm durdum günlerce.....
Nihayet bize serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. İşte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu dövme Türk bayrağını yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte.
Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti:
- Talihin cilvesine bakın ki o zaman ölmek üzere iken yaralarıma iyileştirerek ,sıhhate kavuşmama çaba sarfeden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarfeden bir Türk...
Ne garip değil mi? Avustralya 'dan Amerika'ya gelirken bir Türkle karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Size minnettarım. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar... Buna bütün kalbimle inanıyorum.
Peşinden nemli gözlerle "Bana adınızı söyler misiniz? Dedi. "Ömer" cevabını verdim. Gayet merakla tekrar sordu:
- Peki niçin Ömer ismin, vermişler sana?
- Babam müslümanların ikinci halifesi isminden ilham alarak bana Ömer adını vermiş.
- Yahu senin adın müslüman adı mı?
Ben "Evet, Müslüman adı" deyince yüzüme baktı baktı,birden doğrulmak istedi. Ban mani olmak istedim. Israr etti.
Ama niye ısrar ediyordu?
İhtiyarın ısrarına dayanamayıp yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu soluydu. Yüzüme bakarak dedi ki:
- Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Mr. Josef Miller idi. Şimdiden sonra "Anzaklı Ömer" olsun.
- Olsun
Peki doktor beni müslüman eder misin?Müslüman olmak zor mu?
Şaşırdım. Nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar gelmişti. Meğer o yaşa gelinceye kadar içten içe hep düşünüyormuş da kimseyle konuşamadığı için ,soramadığı için konuşamıyormuş..
- Tabii dedim müslüman olmak çok kolay.
Sonra kendisine imanın ve İslamın şartlarını anlatırım. Kabul etti. Hem kelime-i şahadet getiriliyor, hem de çocuklar gibi ağlıyordu.
Yaşlılık bir yandan,hastalık bir yandan b,ir de yıllardan beri içinde kavuşmak isteyip de bilemediği için kavuşamadığı İslamiyet'e olan hasretin sona ermesi bir yandan bu yaşlı gönlü duygulanmıştı. ...Mırıldandı:
- Siz müslümanlar tesbih çekersiniz bana da bir tesbih bulsan da ben de yattığım yerden tesbih çekerek Allah'ımı ansam olur mu?
Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Hakkı'ı zikretmeyi ihmal etmiyormuş. Neyse uzatmayayım hemen bir tesbih bulup kendisine getirdim.
Hasta yatağında tesbih çekiyor,biz de gerektiğinde tedavisiyle ilgileniyorduk. Fakat benim için o daha bir başkalaşmıştı. Müslüman olmuştu.
Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica ettim.
- Beni yalnız bırakma olur mu?
- Ne gibi Ömer amca?
- Ara sıra gel de bana İslamiyeti anlat!sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor.
O günden sonra her gün yanına gittim. Bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım. Fakat günden güne eriyip tükeniyordu.
Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum . hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum. "Doktor Ömer! Lütfen 217 numaralı odaya gelin!"
Dedim ki içinden "Bizim Ömer amca galiba yolcu?"hemen yukarı çıktım. Odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi:
Sağ elinde tesbih açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk bayrağı,göğsünde imanı ile ,koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu.
Hemen başucuna oturdum. Kendisine kelime-i şehadet söylettirdim. O şekilde kucağımda teslim-i ruh etti....
Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk milletine olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu.
"Ne yalan söyleyeyim, ağladım.

***

___bu Hesap, Ahmet Rıfkı'nın Kanıyla ödenmiştir...!___


Çanakkale harbi tüm şiddetiyle devam ediyor.. İstanbul'da düşmanın Çanakkale'yi geçtiği söylentileri her meslek erbabından kişilerin akın akın Çanakkale'ye gitmesine sebep oluyor.. Herkes vatan toprağını düşman çizmeleri altında çiğnetmemek için çaba sarf ediyor.. İşte bunlardan biri de İstanbul'da Vefa Lisesi'nde Fransızca muallimi olarak görev yapan Ahmet Rıfkı Bey'dir!. 1915 yılının Mayıs ayında Ahmet Rıfkı her günkü gibi mektepten içeri girer.. Fakat koridorlarda sessizlik hakimdir!. İlk dersi birinci sınıflaradır ve aynı suskunluk o sınıfta da vardır.Talebeler başlarını önlerine eğmişler öylece sıralarında oturuyorlardır.. Selam verir Ahmet Rıfkı ama çocuklar selama bile karşılık vermezler!. Ahmet Rıfkı şaşırmıştır ve talebelerine dönerek;
- Çocuklar nedir bu hal?. Lütfen biriniz bana bunu izah etsin der!.
Arka sıralarda oturanlardan biri ayağa kalkarak;
- Hocammektebimizde ve mahallemizde eli ayağı tutan abilerimiz
Çanakkale'ye gönüllü gittiler ama siz hâlâ buradasınız!. Biz de gitmek
istiyoruz fakat yaşımız tutmuyor. der!. Çocuk devam eder;
- Söyler misiniz bize vatanımız elden giderse sizin verdiğiniz eğitim ne işe yarar?.?
Muallim Ahmet Rıfkı'nın konuşacak hali yoktur!. Çocuklar elbette haklıdırlar ve o an kararını verir!. Kendisi de Çanakkale'ye gitmelidir!. Vatan için Hak ve Hakikat için düşmanla çarpışmalıdır..Yaşlı gözlerle sınıftan çıkar ve mektebin idaresine dilekçesini verir.. Arkadaşlarıyla ve talebeleriyle vedalaşır evine gelir.. Ahmet Rıfkı'nın hayatta bir tek
yaşlı annesi Ayşe Hanım vardır ve Vefa semtindeki evlerinde beraber oturmaktadırlar!. Durumu annesine anlatır ondan hakkını helal etmesini ister!. Ardından mahallenin bakkalı gün görmüş bir zat olan Selahattin Adil Efendiye uğrar ve şöyle der;
- Selahattin amca düşman Çanakkale'de hançerini vatanın bağrına saplamışbende Allah'ın izniyle onu çıkartmaya gidiyorum.. Senden isteğim anamı iaşesiz bırakma!. Kısmetse dönüşte borcumu öderim!.?
Ahmet Rıfkı önce İstanbul'da kısa bir eğitim görür ve sonra Çanakkale-Düztepe'deki birliğine bölük komutanı olarak gider..Çeşitli cephe ve siper savaşlarına katılır.. Ve 19 Aralık 1915 günü İngilizlerin döşediği mayınlardan bir tanesi kendisine isabet eder ve bu göğsü iman dolu genç Türk subayı şehid olur!. Ve arkadaşları tarafından Sarıbayırların batı kısmına gömülür!. Ahmet Rıfkı'nın şehidlik haberi kısa zamanda İstanbul'a ulaşır!.
Annesi haberi alır çok üzülmesine rağmen imanı bütün bir hanım olduğundan hadiseyi tevekkülle karşılar!. Aklına ihtiyaç duyduğu yiyecekleri veresiye aldığı bakkal gelir!. Doğruca ona gider ve şöyle der;
- Selahattin Efendioğlum Çanakkale'de şehid düştü.. Şehidlik künyesi üzerinden çıkan eşyası ve ikramiyesi bir heyetle bu sabah bana ulaştırıldı.. Yaklaşık yedi aydır senden veresiye alırız ne kadar borçluysak verelim de oğlum borçlu yatmasın!.?
Selahattin Efendi;
- Ayşe Hanım sen okuma yazma bilmezsinokuma bilen bir yakınınızı getir de hesabı o çıkarsın. der!. Bunun üzerine Ayşe Hanım komşusunun kızı Gülşah'la beraber dükkana gider.. Selahattin Adil Efendi Ahmet Rıfkı bölümünü açarak veresiye defterini Gülşah'ın önüne koyar!. Kız defteri incelerken birden gözleri buğulanır defterin sayfaları üzerine kırmızı renkli yazılmış harfleri okuyamaz olur!. Nefesi adeta düğümlenir ve başlar hıçkırıklarla ağlamaya!. Bu duruma şehid annesi Ayşe Hanım ve dükkandaki diğer müşterilerde şaşırmışlardır.. Gülşah'ın yanına gelirler.. Gülşah onlara veresiye defterindeki kırmızı harflerle yazılmış satırları gösterir..
Şöyle yazıyordur defterde;

- BU HESAP AHMET RIFKI'NIN KANIYLA ÖDENMİŞTİR VESSELAM!.?
0 ana kadar hiç konuşmayan bakkal Selahattin Efendi dükkanında bulunan insanlara döner ve gözlerinden süzülen yaşlarla birlikte şu anlamlı sözleri söyler!
- Ahmet Rıfkıbu vatan uğruna canını feda etti!. Buna mukabil biz birkaç parça mal vermekten çekinecek miyiz?. Kat be kat helal olsun!. Hiç olmazsa Allah katında bizlere şefaatçi olur!. Selahattin Adil Efendi ahilik terbiyesi almış bir esnaftı ve iyi bir mümindi.
Ey bu vatanın gerçek kahramanları güzel insanlar!. Yarbay Hasan'lar..Fransızca öğretmeni Ahmet Rıfkı'lar.. Seyid onbaşı'lar.. Ayaşlı Ecir'ler..Pehlivan Ahmet oğlu İsmail Çavuş'lar.. Mekteb-i Sultani talebesi Celal İbrahim'ler.. Yunus oğlu Nistrovalı Kadir Çavuş'lar.. Hukuk öğrencisi Hasan Ethem'ler.. Ahmet'ler.. Mehmet'ler.. Hasan'lar.. Hüseyin'ler!. Ve daha neler neler!. Bu aziz kahramanlara merhum Mehmet Akif Ersoy'un mısralarıyla seslenelim

EY ŞEHİD OĞLU ŞEHİD İSTEME BENDEN MAKBER!.
SANA ÂGÛŞUNU AÇMIŞ DURUYOR PEYGAMBER!. Mevla(cc) hepsine rahmetler ihsan eylesin!..

""Mazisini bilmeyen, hâlini değerlendiremez ve geleceğe ümitle bakamaz"".

_________________
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
uzaymb
Webmaster
Webmaster
Avatar

Bilgiler Kayıt: Jun 01, 2009
Mesajlar: 205

Bağlantı


MesajTarih: Cum Tem 31, 2009 1:56 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

-12-
""Bakın şu elleri öpülesi Vefakar Annelerimize!""

Biz bu yazı dizimizde bazı örnekler yazıyoruz daha ne yaşanmış bilinen ve bilinmeyen ne menkıbeler vardır.

"EĞER BABAN GELİRSE ANNEM SENİ HEP BEKLEDİ DE..."

“Balıkesir'de Ali Suriri İlkokulu karşısındaki boşlukta ...

Eski ayakkabı tamircisi... Kır pala bıyıklı bir ihtiyar.. Cevdet dede vardı..

Bir akşam üstü, yanı başında sohbet ederken... Konu Çanakkale'ye geldi...

Ağlamaya başladı ve devam etti... "Rahmetli babam Hafız Ali... Çanakkale'de kaldığında ..

Anamın karnında yedi aylıkmışım. Onu hiç tanımadım... Bir fotoğrafı bile yoktu..

O günler.. Çok zor günlerdi. Seferberliğin sıkıntısı, Kuvvayı Milliye zamanı, işgal yılları...

Kurtuluş, yokluk, sıkıntı..

Çocukluğumuz hep ekmek peşinde sıkıntı ile geçti ama anam, benim çocukluğumdan itibaren her sokağa çıkışta, her nereye giderse; yanıma gelir ve..
-Oğlum ben pazara gidiyorum,baban gelirse beni hemen çağır ha!..
-Ben teyzenlere gidiyorum.Baban gelirse beni hemen çağır ha!..
-Ben komşulara gidiyorum.Baban gelirse beni hemen çağır ha..! Derdi.

Anam babamı bekledi durdu...Büyüdüm,dükkan açtım.. Annem yine her bir yere gidişte...

Dükkana gelir,gideceği yeri söyler ve “Baban gelirse beni çağır ha!..” derdi.

Aradan yıllar geçti,anacığım ihtiyarladı..

Gene hep değneğini kaparak bana gelir

Ve..

"Baban gelirse beni çağır ha!.."

Diye tembihlerdi...

Günü geldi ağırlaştı.. Ölüm döşeğinde bizimle helalleşti..

"Bana iyi baktınız,hakkınızı helal edin" dedi. Bana döndü yavaşça;

"Baban gelirse, O'na annem hep seni bekledi de" dedi.

Birden irkilerek doğruldu, kapıya doğru gülümseyerek:

“Hoş geldin Bey, hoş geldin.....”

Diyerek ruhunu teslim etti.

Evet ne hissediyorsunuz ?..

Hangi milletin böyle yüce anıları vardır ey halkım?

Değerli büyüklerimizi izliyorum. Bir kısmı İstiklal Marşı,bir öteki kısmı da, Harbiye Marşını izlerken

Gözyaşlarını tutamayıp ağlıyorlar ve görüntülerini milletçe televizyon ekranlarında izliyoruz. İstiklal

Marşını dinlerken ağlayanların ardından meclis çatısı altında yolsuzluk suçlamaları ile ezilip kendilerini
aklamaya çalışmaları dinledikleri marş için döktükleri gözyaşı ile doğru orantılı mı?

Ya Öteki?...

Evlatlarımızı kurşunlayan, Mehmetlerimizi şehit edenlerin ardındaki çakallara

“çağdaş metodlarla, beyni ile vurmak” tan bahseden muhteremin, “Kanla irfanla kurduk biz bu cumhuriyeti...Cehennemler kudursa ölmez nigehbanıyız” mısralarına gözyaşının orantısı nedir?.

Ve ötesi...

Geldiğimiz roktada aydın olmanın kriteri “Çanakkale Aslanlarına” dil uzatmak kadar alçalmışsa?
Yine de,”Çekiver ipin ucunu” diyemeyiz.. Diyemeyiz çünkü bakın Mehmet Akif o aslanlar için en güzelini nasıl nasıl anlatmıştı:

“Vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i...
Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
"Gömelim gel seni tarihe" desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
"Bu, taşındır" diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına;
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana.”

Çanakkale şehitlerimize, Kurtuluş Savaşı kahramanlarına ve şu son dönemin saldırganlarının öncü Çetelerine karşı vatan topraklarını savunurken toprağa düşen genç evlatlarımıza layık olabiliyor muyuz?
Tercihimiz “Çanakkale “yi bile küçümseyen “aydın olmak mı!!?
Yoksa vatan severlik midir tercihimiz?...

***

ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE

Şu boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi,
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.

Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde – gösterdiği vahşetle “ bu : bir Avrupalı “
Dedirir – yırtıcı his yoksulu, sırtlan kümesi.
Varsa gelmiş , açılıp mahbesi, yâhut kafesi!

Eski dünyâ, yeni dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.
Yedi iklîmi cihânın duruyor karşısın da,
Avustralya’yla beraber bakıyorsun: Kanada,

Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâ’una da züldür bu rezîl istîla!

Ah o yirminci asır yok mu, o mahluk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcut ise hakkıyle, sefil,
Kustu mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrarı hayasızcasına.

Maske yırtılmasa hala bize afetti o yüz...
Medeniyet denilen kahpe, hakikat, yüzsüz
Sonra mel’undaki tahribe müvekkel esbab
Öyle müthiş ki: eder her biri bir mülk-ü harab.

Öteden saikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin

Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam
Atılan her lâğamın Yaktığı: yüzlerce adam
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer
O ne müthiş tipidir: savrulur enkâz-ı beşer...

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o namert eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.

Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere,
Sürü hâlinde gezerken sayısız tayyâre
Top tüfekden daha sık gülle yağan mermîler...
Kahraman orduyu seyret ki, bu, tehdîde güler!

Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal’a mı, göğsündeki, kat kat îman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ,edecek kahrına râm?
Çünkü te’sis-i îlahi o metîn istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki’-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkîf edemez sun’-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ’nın ebedî serhaddi;
“O benim sun’-i bedi’im, onu çiğnetme” dedi.

Âsım’ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,

Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rap, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdad inerek öpse o pâk alnı değer.

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd’i...
Bedr’in aslanları gibi şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler
“Gömelim gel seni târîhe” desem, sığmazsın.

Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâp...
Seni ancak ebediyyetler eder istîâb.
“Bu, taşındır” diyerek Kâbe’yi diksem başına;
Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;

Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyla,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyla;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;

Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsen yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvîzeni lebrîz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...

Yine, bir şey yapabildim diyemem hâtırana
Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı, selâhaddîn’i,
Kılıç arslan gibi iclâline ettin hayran...

Sen ki islam’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi ğöğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki rûhunla beraber gezer ecramı adın;
Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın...Heyhât,

Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
Ey şehît oğlu şehît, isteme benden makber,
Sana ağûşunu açmış duruyor peygamber.

MEHMED ÂKİF ERSOY

_________________
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
uzaymb
Webmaster
Webmaster
Avatar

Bilgiler Kayıt: Jun 01, 2009
Mesajlar: 205

Bağlantı


MesajTarih: Cum Tem 31, 2009 2:07 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

-13-
RESULULLAH (S.A.V) ÇANAKKALE'DE


Allah'ın (cc) yardımının ayan beyan ortada olduğu Çanakkale savaşının bir kutlu yönü daha vardı ki, o da Peygamber Efendimizin (sav) bizzat Çanakkale'de, Şüheda dedelerimizle birlikte olmasıdır. Bazı mantık sahipleri, 14 asır önce vefat etmiş bir insanın o anda Çanakkale'de olabileceğine ihtimal vermiyor olabilir. Fakat inanan insanlar, şehitlerin dahi ölmedikleri ve bizim bilemediğimiz bir şekilde hala diri olduklarını söyleyen Rabbimizin bu manada ki ayetinden yola çıkarak, şehitler hala diri ise bir peygamber nasıl diri olamaz mantığını çıkarırlar. Bizim bilemediğimiz, anlayamadığımız bir durum vardır elbette. Bunu zaten bizi yaratan Rabbimiz söylüyor bize ;

Allah yolunda öldürülenlere, "ölüler" demeyiniz ; hayır, onlar diridirler, ama siz farkında olmazsınız. (Bakara: 154)

Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma; hayır, (onlar) diridirler, Rableri katında rızıklanmaktadırlar. (Al-i İmrân: 169)
Bunun üzerine hala elle tutulur delil arayanlar için ise, Peygamber Efendimizin (sav) de “ Çanakkale'de kardeşlerimin yanındayım “sözlerine şahit olunan tarihe mal olmuş bir hadiseyi sizlere aktaracağız. Bununla birlikte aynı zaman diliminde yaşamış, Pakistan'ın ünlü şairi Muhammed İKBAL'in gördüğü bir rüya üzerine Pakistanın en büyük meydanlarından birinde, Lahor kentinde gerçekleşen mitingi ve ibretlik bir olayı anlatacağız. Daha sonrada milli şairimiz Mehmet Akif ERSOY'un meşhur Çanakkale şiirinin içinde yer alan iki mısraya konu olduğunu düşündüğümüz ;

EY ŞEHİT OĞLU ŞEHİT İSTEME BENDEN MAKBER
SANA AĞUŞUNU AÇMIŞ DURUYOR PEYGAMBER

Kaymakam (Yarbay) Hasan Bey'in şehadet anını, yani “ Niye Zahmet Buyurdunuz Ya Resulullah “diyerek onlarca şahit önünde o yüce makama yükselişini ibretle takip edeceğiz. Bütün bunlardan sonra bakalım sizler nasıl düşüneceksiniz.

ÇANAKKALE'DE KARDEŞLERİMİN YANINDAYIM

Yıl 1928 artık İstiklal Harbi'de bitmiş ve hac kafileleri kutsal topraklara hac vazifelerini yerine getirmek üzere yollara koyulmuşlardı. Bu kafilelerden birinde de İstanbul merkez vaizliği görevini yürüten Alasonyalı Cemal ÖĞÜT hocaefendi de bulunuyordu. İşte bakın şimdi bu bahsi geçen olayı onun ağzından dinleyelim. << Mekke'de vazifelerimizi tamamladıktan sonra Medine'ye doğru yola çıkmıştık. Uzun bir yolculuktan sonra Medine-i Münevvere'de Türk hacılar sizlermisiniz diyerek karşılayan bir zat oldu. Evet cevabını verdiğimiz bu zat bize çok yakın ilgi gösteriyor, uzaklardan gelmiş bir yakını gibi rağbet ediyordu. Bir müddet sonra ona kim olduğunu ve bize niçin böyle ilgi gösterdiğini sordum. Anlatayım size dedi. Ben Peygamber Efendimizin (sav) türbedarıyım. 1915 yılında siz Çanakkale harbini yaparken buralara gelen hacıların içinde bulunan Hintli bir alim burada ki vaazlarında olsun, diğer zamanlarda olsun gözünden hiç yaş eksik olmaz, türbenin de kapısına kadar gelir ağlar ağlar giderdi. Bir müddet sonra dayanadım ve kendisine sordum. Niçin devamlı ağlıyorsunuz ve niçin kabrinin başına kadar geldiğiniz halde, Peygamber Efendimize (sav) bir selam vermiyorsunuz? Bana soran sen olmasaydın asla söylemezdim der gibi bir müddet baktıktan sonra şöyle dedi. Ben Peygamber Efendimizin (sav) kokusunu Hindistan'da iken bile duyardım. Lakin buralara kadar gelmeme rağmem şu ana kadar böyle bir hissiyatım olmadı. Düşünüyorum da acaba ben bir günah mı işledim. Yoksa O (sav) burada yok mu? İşte bu sorunun cevabını bulamadığım için ağlıyorum. O anda bir anlam verememiştim bu söylediklerine. Fakat aynı akşam rüyama Peygamber Efendimiz (sav) geldi ve bana ; O Hintli kardeşime söyle, herhangi bir günahından ötürü değil, onun da tahmin ettiği gibi ben şu anda burada değilim. “ ŞU ANDA BEN ÇANAKKALE'DE KARDEŞLERİMLE BİRLİKTEYİM.” . Sabah, Hintli alime bunu söylediğimde büyük bir rahatlama hissetmiş olacak ki onu bir daha ağlarken görmedim. İşte bu yüzden Peygamberimizin (sav) “ Kardeşlerim” dediği siz Türklerin buralara gelişini uzun yıllar bekledim. Türklerin geldiğini duyduğum an o rüya aklıma gelir ve sizlerle kucaklaşmak için yanınıza gelirim. >>

İstanbul merkez vaizliği de yapan Alasonyalı Cemal ÖĞÜT hocaefendi, bu olayı yıllarca kürsüden vaazlarında anlatmış, dinleyenleri de hüngür hüngür ağlatmıştır.

MUHAMMED İKBAL'İN RÜYASI

Çanakkale'de savaşın en kızgın anlarının yaşandığı sıralarda, Pakistan'ın Lahor kentinde, en büyük alanlardan birinde , halkın büyük bir teveccüh gösterdiği muhteşem bir miting düzenlenir. Mitingin amacı Çanakkale 'de çarpışan Türklere yardım ve gönüllü toplamaktır. Halkın büyük çoğunluğunun fakir olmasına rağmen, meydanlara serilen yardım sergilerine, kulaklarında ki küpelerini, parmaklarında ki alyansları, evdeki eşyalarını satarak elde ettikleri paraları atarlar kadim dostlarımız. Muhammed İKBAL çıkar kürsüye ve birkaç gün önce gördüğü rüyayı anlatır mahçubiyet içerisinde. Daha sonra da o gün tarihe mal olacak o meşhur şiirini okur halka hitaben ;

DEDİ HZ. MUHAMMED (SAV)
CİHAN BAHÇESİNDEN BANA BİR KOKU GİBİ YAKLAŞTIN
SÖYLE BANA NE GİBİ BİR HEDİYE GETİRDİN ?
DEDİM: YA MUHAMMED (SAV) DÜNYADA YOK RAHATLIK
BÜTÜM ÖZLEMLERİMDEN UMUDU KESTİM ARTIK
VARLIK BAHÇESİNDE BİNLERCE GÜL LALE VAR
AMA NE RENK NE KOKU... HEPSİDE VEFASIZDIR
YALNIZ BİR ŞEY GETİRDİM KUTLANMIŞTIR TEKBİRLERLE
BİR ŞİŞE KAN Kİ EŞİ YOKTUR NAMUSUDUR, VİCDANIDIR
BUYURUN, BU “ ÇANAKKALE ŞEHİDİNİN KANIDIR “

İKBAL ile birlikte meydanda ki herkes hüngür hüngür ağlamaktadır. Gönderilen maddi yardımların yanında bir de içten dualar ederler Çanakkale'de ki kardeşlerine. İçlerinden bazıları son kuruşlarını da verdikleri yetmezmiş gibi cephede savaşmak üzere gönüllü yazılırlar. Bütün bunların hepsi bir yana sessizce gerçekleşen bir olay daha yaşanır o gün. Yürekleri parçalayan, işte inanç bu, kardeşlik bu dedirten olay şöyledir ;

Meydanda ki bu muhteşem mitinge kucağında ki yeni doğmuş bebeği ile iştirak eden bir anne, yeni dul kalmış ve verecek bir şeyide olmadığından eziklik içerisinde kıvranmaktadır. Fakat birden hızlı ve emin adımlarla uzaklaşır oradan. Nihayetinde zengin bir efendinin konağının önünde durur. Kapıyı çalar ve efendi ile görüşmek istediğini söyler hizmetkarlara. Dilenci olduğunu düşünerek almak istemezler bu kadını. Fakat ısrar eder kadın ve çıkarırlar zengin efendinin karşısına. Efendi sorar ne istiyorsun diye. Cevap verir kadın ; Bebeğimi sana satmak istiyorum. O devir de hizmetçi olabilecek küçük yaşta çocuklar satılmaktadır. Fakat bu yeni doğmuş bir bebektir. Hangi anne, canından çok sevdiği yavrusunu ve hangi sebeple satmak istemektedir. Zengin efendi sorar ama cevap alamaz kadından. Merak eden efendi çocuğu alır. Parayı verir kadına ve takip etmelerini emreder hizmetkarlarına. Lahor'da ki miting meydanına kadar takip ederler kadını. Çocuğunu satarak elde ettiği parayı kuruşuna kadar meydanda ki sergiye bırakır kadın. Hizmetkarlar efendiye anlatırlar olayı. Şaşkınlık içerisinde kalan efendi, bulup getirin o kadını der. Bulur, huzuruna getirirler kadını. Efendi ; Sen söylemedin ama ben seni takip ettirdim ve paranı Çanakkale'ye gönderilmek üzere bağışladığını öğrendim. Bunu niçin yaptığını bana anlatmak zorundasın der. Kadın, efendiye dönerek, işte İslam Kadını bu dedirtecek ve oradakileri yüreğinden vuracak sözleri söyler ;

Şimdi sen diyorsun ki ; Çanakkale'ye gönderilecek bir silah için koklamaya doyamadığın yavrunu niye sattın öylemi ? Osmanlı zayıf düştüğünden beridir, yanıbaşımıza kadar gelen İngilizlerin yaptığı zulümler ortada. Bu gün Muhammed İkbal dedi ki ; Eğer Osmanlının son kalesi olan Çanakkale'de geçilirse, Hilafet kalmaz ve iyi bilin ki sıra sizdedir. Eğer İngiliz burayada gelir, namuzumuza el uzanır, bayrak iner, vatan toprağı düşmanın pis çizmeleri altında çiğnenirse, çocuğum olsa ne olur, olmasa ne olur. İşte bu yüzden hiç tereddüt etmeden sattım yavrumu. İngilizlere köle olacağına size hizmetkar olsun.

Anadolu kadınından farklı düşünmeyen bu Pakistanlı kadında böylece bize ve zengin efendiye güzel bir ders vermiş oldu. İsterseniz hikayeyi güzel bir şekilde bağlıyalım. Bu sözler üzerine duygulanan efendi, hizmetkarlarına derhal çocuğu kadına geri vermelerini emreder. Ardından yüklü bir miktar daha parayı miting meydanına gönderir.

NİÇİN ZAHMET BUYURDUNUZ YA RESULULLAH

Yazımın bu bölümünü, bütün bir ömrünü Çanakkale ve şehitliklere adamış, Çanakkale savaşında gazi olmuş bir alay imamının talebeliğini yaparak, ondan bizzat dinlediklerini kendi araştırmaları ile de harmanlayarak günümüze ulaştırmış bir yazarımız olan, Mehmet İhsan GENÇCAN'ın “ Kan Çiçekleri ” isimli kitabından alıntı yaparak aktaracağım. Eğer Çanakkale harbine manevi bir pencereden bakmak istiyorsanız bu yazarımızın kitaplarını size tavsiye ederim. Bakın nasıl aktarmış o günü yazarımız;

11 Temmuz günü, harp değirmeni dönmeye başladı. İlk planda bizimkiler yenilir gibi oldular. Saflar dağılıyor, siperler el değiştiriyor, panik baş gösteriyordu. Fakat kahraman bazı mücahitler gür sedalarıyla bağırıp, düşmana doğru atılınca yeniden toparlandılar. Harbin akışı değişti.

Fransızlar bu hengamede, oldukça ağır zayiat vermişlerdi. Alay Komutanı Yarbay Hasan Bey, mukabil taarruzda askerle beraber hucuma kalkmıştı. Geriye dönüyordu. Yaralıların acilen sargı yerine ulaştırılması konusunda görevlilere emirler veriyor ; şehitlerimizin topluca gömülmelerini teminen yardımcı oluyordu.

Fransız ölüleri arasında bir kıpırdama, bir hareket gördü, oraya yöneldi. Yerde yatmakta olan bir Fransız neferinin üzerine eğildi. Omuzundan tutarak çevirdi. O anda Fransız ani bir hareketle elinde tuttuğu kasaturayı Yarbay Hasan Bey'in göğsüne sapladı.Alay komutanı gafil avlanmıştı. “ Ahhhh! “ diyerek yere yıkıldı. Olayı görenler şaşkınlık içinde kaldılar. Derhal müdahale edildi. Ama iş işten geçmişti. O anda Fransız'ın hareketi cezasız kalmadı! Ne çare? Yarbay Hasan Bey'in göğsü kan içindeydi. Yüzü soldu ; “ Allah Şahidim olsun ki Fransız'a kötü bir niyetle yaklaşmadım.” dediği duyuldu.

Alay imamı, başında Kur'an okumaya başladı.Aşağı yukarı 7-8 ayet okumuştu ki birdenbire; “ İmam Efendi, LA HAVLE VELA KUVVETE İLLA BİLLAHİL ALİYYİL AZİM, duasını 33 kere okuyunuz,” dedi alay komutanı. Azimle duayı kendiside tekrar etti ve sonra “ Beni ayağa kaldırınız “ dedi. Tabur komutanları koltuk altlarından tutarak ayağa kaldırdılar. Birden ;

“ La İlahe İllallah Muhammedün Resulullah “ dedi. Gözlerini ileriye doğru dikmişti.Yüzünde bir tebessüm belirdi ve yüksek sesle ; “ NİÇİN ZAHMET BUYURDUNUZ YA RESULULLAH “ derken ruhunu teslim etti.

İşte dostlarım, bu üç farklı yer ve zaman diliminde, farklı insanların şahitliğinde gerçekleşmiş hadiseler bize, ortak yönleri ile bir mesaj veriyor. Çanakkale Cihadını gerçekleştiren Şüheda dedelerimiz, Rabbimizin nusretine (yardımına) mazhar oldukları gibi, aynı zamanda Peygamber Efendimizin (sav) Çanakkale'yi teşrifleri ile de şereflenmişlerdir. Ne mutlu bize ki, böyle asil ruha sahip atalarımızın torunlarıyız. Onları hayırla yad ediyor, Cenab-ı Allah'tan rahmet diliyoruz. “ Ya Rabbi onların ruhlarında ki asaleti bizlerede nasip eyle.” .

_________________
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
uzaymb
Webmaster
Webmaster
Avatar

Bilgiler Kayıt: Jun 01, 2009
Mesajlar: 205

Bağlantı


MesajTarih: Cum Tem 31, 2009 2:09 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

-14-
Çanakkale ziyaretimde bizlere kadar ulaşan selam

Çanakkale savaşlarıson gazilerinden Çanakkale Haliloğlu Köyü'nden Halil Koç dedemiz 1994 yılında 110 yaşında vefat etti. Babam da onun köyüne yakın bir köydendir. Ben de kendisini tanırım, elini öpme şerefine nail oldum. Aksakallı, nur yüzlü, elinde bastonu... O yaşında bastığı yere sağlam ve şerefle basan birisi... Ruhunu teslim etmezden önce ağzından çıkan son sözleri;

- Beni iyi dinle evladım, bu sözlerim sana vasiyetimdir. Bir gün gelecek, bu şehit arkadaşlarımın üzerine ziyarete gelenleri bu topraklar almayacak. (O'nun bu sözleri söylediği yıllarda biz buradaydık, o gün kimseler yoktu. Bu gün görülüyor ki, milyonlarca vefalı torunları, sözünü doğrularcasına onları ziyarete geliyor.) Bu millet geçmişini tanıyacak, tanıyınca tekrar gelecek bu Türk milletinin olacak... Ben Peygamber Efendimiz'le görüştüm. Bana dedi ki;

- "Kardeşim Halil!.. Çanakkale'de şehit düşen o. Şühedanın üzerine ziyarete gelenlere benden selam söyle... Onlar benim müjdeme layık olan ve kardeşlerim dediğim insanlardır..." Bu selamı sakın unutma!.. Gelen bütün ziyaretçilere bu selamı ilet!(dolayısıyla ben de bu selamı size kadar iletmiş oldum.)

- Aleyküm es selam Ya Resulullah!.. (bu ne güzel bir selamdır, siz yola çıkarken hiç böyle bir selama muhatap olacağınızı düşündünüz mü? İnşallah siz bu gün buralarda böyle selamlarla karşılandınız.)

Çanakkale ve İstiklal Savaşı'na katılan çok sayıda çocuk emsalsiz kahramanlıklar sergiledi. Öyle ki bütün öğrencileri şehit düşen üç lise 1915'te tek bir mezun bile veremedi



Çanakkale ve İstiklal Savaşı'na katılan çok sayıda çocuk, vatan savunmasında destan niteliğinde kahramanlık örnekleri sergileyerek, "meçhul çocuk askerler" olarak Türk tarihinde yerini aldı. Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Tarih Eğitimi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Nuri Köstüklü, Türk milletinin vatan savunması verdiği dönemlerde erkek ve kadınlar kadar çocukların da çok önemli görevler üstlendiğini söyledi. Türk çocuklarının milli bir sorumluluk şuuru içinde gösterdikleri fedakarlıklar, çektiği çileler ve eziyetlerin tam olarak bilinmediğini vurgulayan Köstüklü, Anadolu'nun hemen her köşesinde, özellikle işgal gören yörelerde, çocukların da bir destan niteliğinde kahramanlık örnekleri sergilediğini anlattı. Çocuk askerler üzerine bir araştırma yaptığını ve elde ettiği bilgileri bazı seminerlerde sunduğunu dile getiren Köstüklü, bunlardan bazılarını şöyle sıraladı: "Antep savunmasında Kebapçı Said Ağa'nın oğlu küçük Mehmet, Şahin Bey'in oğlu Hayri, şehit Yolağası'nın oğlu Mehmed Ali gibi 11-12 yaşlarındaki çocukların özverisi göz yaşartıcı boyuttadır. Bu çocuklar Arslan Bey'in başında bulunduğu milis kuvvetlerinin içinde diğer Kuvayi Milliyeciler gibi silahlı olup yeri geldiğinde çatışmalara katıldılar ve çoğu zaman da istihbarat hizmetinde bulundular.

KAHRAMANLIĞI TÜRKÜ OLDU
Adanalı çocukların da İstiklal Savaşı'nda milli heyecan içinde hareket ettiğini dile getiren Köstüklü şöyle dedi: "Urfa'da 14 yaşındaki Bozan, Fransızlar kaçarken Kuvayi Milliye önünde harbe katıldı. Bu yavrunun kahramanlığını gören halk, Bozan için türkü bile yazdı. Sebeke dağından indim dereye/Atılıyor bombalar, bilmem nereye/Türk çeteleri dönmez geriye/Be yürü! yürü Bozan Yavrum yürü!/Vursun kırsın Fransızları, aslanım yürü!..." Köstüklü, Maraş savunması sırasında kendisine verilen köprü uçurma görevini yerine getiren Sarıca Köyü'nden 14 yaşındaki Ali ile milis kuvvetler arasında bir çok yeri dolaşmak suretiyle bilgi alışverişini sağlayan 10 yaşındaki Osmaniyeli Niyazi Aykan'ın da tarihe adını altın harflerle yazdırdığını ifade etti.

YÜZLERCE GAZİ ÇOCUK

Köstüklü, Çanakkale Savaşı'na katılan Galata-saray, Konya ve İzmir Liseleri gibi birçok okulun öğrencisinin şehit düştüğünü belirterek, savaşın olduğu dönemde bu üç lisenin mezun bile veremediğini söyledi. Türk milletinin kadını erkeği ve çocuğuyla tek vücut olarak düşmana karşı koyduğunu ve yabancı unsurları Türk topraklarından attığını belirten Köstüklü, "Türk çocuğu yeri geldiğinde omzunda silahla cephede savaştı, yeri geldi istihbarat için haber taşıdı, yeri geldi Türk askerine mermi götürdü" dedi.

****
KADIN SAVAŞÇILAR

Çanakkale Savaşları’nın henüz araştırılmayı bekleyen bir çok siyasal, sosyal ve askeri yönünün daha olduğu bir gerçek. Örneğin; bu savaşların bizde belki de hiç bilinmeyen bir diğer yönü, Çanakkale’de bazı kadın Türk kadın savaşçılarının da, Mehmetçik ile birlikte çarpıştıklarıdır.

Konuyla ilgili ilk belgesel bilgilere Avustralya ve Yeni Zelanda arşivlerinde, Anzac askerlerinin Çanakkale’de siperlerde yazdıkları günlük ve mektuplarda rastlanmaktadır. Örneğin, The Age adlı Avusturalya gazetesinde, 8 Eylül 1915 tarihinde şu başlıkta bir haber yer almaktadır.

“Kadın bir keskin nişancı: ilk günkü çarpışmada vuruldu: J. C. Davies adlı bir asker annesine yazdığı mektupta şöyle demektedir: “... Vurulduğum 18 Mayıs günü, keskin nişancı bir Türk kızı vardı. Güzel, iri yapılı ve 19-21 yaşları arasında görünüyordu. Günün uzunca bir bölümünde sürekli olarak ateş etti. Gerçi bir çok adamımızı vurdu ama gün bitiminden önce Avusturalyalı bir asker tarafından vurulunca, gene de üzüldüm. Ölüsünü ele geçirdiğimizde yanında bir Türk erkeğinin cesedini de bulduk. Kadının vücudunda tam 52 kurşun vardı... Bu savaş korkunç”

Arşivlerde aynı konuyu dile getiren birkaç mektup ya da günlük daha bulunmaktadır. Gerçi bu tür haberlerin Anzak askerlerinin, zor siper koşullarında, aylarca süren çarpışmaların yıpratıcı etkisinde geliştirdikleri hayal ürünü şeyler olduğu da düşünülebilir. Ancak, “Keskin nişancı Türk kadınları” ve “Türk kadın savaşçılarını” anlatan diğer asker mektupları da incelenip, birbirleriyle karşılaştırıldığında, anlatılanların doğru olma olasılığının çok yüksek olduğu söylenebilir. Kısacası, Çanakkale Savaşları’nın daha birçok yönü, genç araştırmacılarımızın çalışmalarını ve aydınlatılmayı beklemektedir.


****
12 YAŞINDAKİ NEZAHAT ONBAŞI

Tabur Komutanı Binbaşı Halit Bey'in kızı 12 yaşındaki Nezahat onbaşının da, elinde silahı asker kıyafetiyle çeşitli muharebelere katıldığını anlatan Köstüklü, "Ata binmesini ve silah kullanmasını çok iyi bilen bu kız çocuğu Milli Mücadele boyunca 70. Piyade Alayı'nın bir mensubu olarak tam bir asker gibi, cepheden cepheye koştu. Hatta bu Alaya, o bölgede 'Kızlı Alay' denmişti" diye konuştu.

FAKÜLTE SİYAHA BOYANDI

Çanakkale destanında bugünkü İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi eski adıyla Darul Fünun öğrencilerinin ise ayrı bir yeri var. 1915'te Darül Fünun 1. sınıfta öğrenim gören 2 bin 500 tıbbiyeli, okullarını bırakarak Çanakkele'ye koştu. İki tümen hâlinde Gelibolu'ya gelen gençler, bir Anzak baskını sonucu şehit oldular. Bu nedenle sonraki yıl açılışta siyaha boyanan Darul Fünun, 1921 yılında hiç mezun veremedi.



TEK BACAĞIYLA SAVAŞTI

Çocuk askerlerden Mehmet ve İsmail, şehrin durumu ile ilgili orduya dilenci kılığında bilgi götürürken düşman askerlerine yakalandılar ve hiçbir konuda düşman kuvvetlerine bilgi vermediler. Serbest bırakıldıktan sonra ateş açılması nedeniyle küçük Mehmet 4, İsmail ise 9 yerinden yaralandı. Mehmet'in hastanede ayağı kesilerek kurtarıldı. Ancak İsmail hastanede şehit oldu. Bir ayağı kesilen Gazi Mehmet, geri döndükten sonra tek ayağıyla Milli Mücadelede yine görev aldı.



İngiliz askerlerini bulut aldı götürdü

Kahramanlıkların tarih kitaplarına yazıldığı, ardında binlerce dramatik hikayelerin anlatıldığı Çanakkale Savaşları, 94 yıl sonra bile bazı bilinmeyenleriyle anılıyor. Çanakkale Boğazı'nı geçip, İstanbul'a ulaşmak isteyen İtilaf Devletleri, binlerce askerle Gelibolu Yarımadası'na ayak atmış, vatan topraklarını işgal etmişti. Her karış toprağında kanlı savaşların yaşandığı, anaların oğullarının başına kına yakarak savaşa gönderdiği bölgede, İngiltere'den gelen 4. Norfolk Taburu'nun Anzak Koyu'nda, bir bulut kütlesinin içinde kaybolduğu söylentileri, 94 yıldır hala konuşuluyor. Gelibolu Yarımadası'ndaki savaşa katılan İngiliz Kraliyet Ordusu'na ait 4. Norfolk Taburu'nun, 12 Ağustos 1915 tarihinde Anzak Koyu mevkiindeki 60. Tepede büyük bir bulut kütlesinin içinde kaybolduğu iddia edilmiş, bu olay savaştan sonra çeşitli tarih kitaplarında yerini almıştı. Yeni Zelanda Kıtası'nın 1. Sahra Birliği'ne bağlı 3. Bölükte savaşa katılan F. Reichardt, R.Nevnes ve J.L. Newman adlı üç asker, bu olaydan 50 yıl sonra olayın görgü tanığı olduklarını iddia etmiş, güneyden esen 70 kilometre hızındaki rüzgara rağmen, yaklaşık 250 metre uzunluğunda, 65 metre yüksekliğinde ve 60 metre genişliğindeki bulut kültesinin yer değiştirmeden 60. Tepe üzerinde durduğunu ve İngiliz askerlerinin bu kütlenin içinde kaybolduğunu anlatmışlardı. Bu olay, kimilerine göre gerçek, kimilerine göre rivayetten başka bir şey değildi. Ancak, bu tür olaylar, tek bir gerçeği değiştirememişti; o da, "Türk'ün vatan ve millet sevgisi uğruna verdiği binlerce candı..."




Şehitler dualarla yad ediliyor

18 Mart Çanakkale Zaferi'ni anma törenleri ve Şehitler Günü dolayısıyla Türkiye'nin dört bir yanından birçok kişi Çanakkale'ye akın ediyor. Çanakkale'deki şehitlikleri ziyaret edenler bu vatan için kendilerini feda eden atalarımızı dualarla yad ediyor. Bu arada İstanbul'da Edirnekapı ve Sakızağacı Şehitliklikleri'nde de çok sayıda Çanakkale şehidi yatıyor. Sadece Çanakkale değil, 16 Mart, Balkan, 1. Dünya Savaşı ve Sarıkamış savaşlarında yaralanıp, tedavi için İstanbul'daki hastanelere getirilip hayata veda eden şehitler ile son yıllarda Güneydoğu'da terör örgütü ile çarpışmalarda şehit düşen Mehmetçikler Edirnekapı ve Sakızağacı 'nda yan yana yatıyor.

_________________
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
uzaymb
Webmaster
Webmaster
Avatar

Bilgiler Kayıt: Jun 01, 2009
Mesajlar: 205

Bağlantı


MesajTarih: Cum Tem 31, 2009 2:11 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

-15-
Faruk Demir anlatıyor:

''Makam arabamın arka koltuğunda bir göreve gidiyorum. Yol uzayınca elimdeki gazetenin hatıralar bölümünü okumaya başlıyorum. Okuduğum yazının bana ilham ettiği birkaç cümle dökülüyor ağzımdan:

'''Yahu bu millet gerçekten çok büyük bir millet...'

''Şöförüm Ünver'le göz göze geliyoruz dikiz aynasından...
Onun bakışları sorduğu için hemen ekliyorum:

''' Okuduğum hatıra beni çok duygulandırdı. Manevi gücü hafif görmemek lazım.'

''Okuduğum hatırayı kısaca özetletledim. Nerden bilebilirdim ki buna benzer bir hatırayı da şöförümün bizzat yaşadığını?..

'''Efendim o dediğiniz benzer bir hadiseyi ben Çanakkale'de yaşadım.'

'''Çanakkale Savaşlarında mı? Yahu senin yaşın ne ki Çanakkale'den hatıran olsun?'

'''Hayır efendim... Çanakkale Savaşlarıyla ilgili ama o tarihten değil ... Çok sonralara ait...'

''Bu defa beni bir merak alıp sardı. Başımı öne doğru uzatıp emir verir gibi rica ettim:

'''Anlat bakalım bizzat yaşadığın o hatırayı! Nezmiş biz de bilelim...2

''Şöförüm Ünver sunları anlattı:

'''Ben askerdeyken oldu. Bir deniz astsubayı ile birlikte jeep içerisinde Çanakkele'nin Kirtepe Köyüne gidecektik. Bir akşamüstü karargahtan çıktık. Kirteppe Köyü yakınlarında yolda giderken jeepin farları karşıma acayip bir müfreze çıkardı. Nasıl heyecanlandım nasıol frene bastım bende bilmiyorum.

" ' Jeep zınk diye durunca astsubayım neredeyse camdan fırlayacaktı. Döndü bana biraz da sertçe sordu:

" 'Ne var neden durdun?

" 'Elim ayağım tir tir titriyordu. Dedim ki:

" ' Komutanım siz görmüyormusunuz? Önümüzde tüfekli teçhizatlı bir manga asker yolu bölmüş gidiyor. Bakınız hemen ilerde...

" 'Bu askerlerin kıyafetleri şimdiki gibi değildi. Ben kim olduklarını ne oldklarını anlamadığım için aptallaşmışken astsubayım gözlerini ovuşturup yerinden kalktı oturdu ve mırıldandı:

" 'Çanakkale Harbindeki askerlerin kıyafetleri bu... Başlarında fes var; hepri poturlu...

" ' Siz de gördünüzmü komutanım?

" ' Görmez miyim? Nizami adımla karşıya geçiyorlar. Biz rüya görmüyoruz değil mi?

" ' Hayır komutanım! Görevdeyiz; Kirtepe Köyüne gidiyoruz.

" ' Ama ben hayal gördüğümü sanıyorum. Sen de görüyor musun?

" ' Görüyorum komutanım görüyorum. Nedir bu böyle?..

" ' Hiçbir şey söylemeden müfreze geçene kadar bekledik. Yolun karşısına geçip ağaçlık arazide bir sis bulutu gibi kayboldular.

" ' İkimiz de donduk kaldık. Jeepi hareket ettirip ilerlemeye başladık ama ikimizin de benzi kül gibi... Kirtepe Köyüne vardığımızda bizim şoke olmuş halimizi gören kahveden yaşlı bir amca yarı muzip gülerek halimizi hatırımızı sordu:

" ' Ne o komutanım nöbet mangasına mı rastgeldiniz yoksa?

" ' Şeyyy evet... Nedir bu anlatır mısınız? Siz de mi gördünüz yoksa?

" ' İhtiyar adam ah komutanım ah diye başladı söze ve şöyle devam etti: Bu manga Çanakkale Savaşında nöbet tutan mangadır. Fransızlar bu bir manga askeri şehit etmişler o zaman... Ama bu şehit manganın askerleri ne hikmettir bilinmez her akşam güneş battıktan sonra görevini yerine getirmek için gidiyormuş gibi uzaklardan gelirler yolu karşıdan karşıya geçerler ormanın içine yürüyüp kaybolurlar... Nöbet mangası onlar ' "

Faruk Demir Bey bu hatıranın sonunu şöyle bağlıyor:

"Şöförüm Ünver bu askerlik hatırasını anlatırken o nöbet mangası gözlerimin önünde canlandı. Gönlüm yoğunlaşarak gözlerimden damla olup aktı yanağımdan göğsüme doğru...

"Bu millet gerçektenyücedir çok yücedir; çoook..."

BİR DESTANDIR ÇANAKKALE - Vehbi vakkasoğlu.


***ÇANAKKALE ŞEHİTLERİ***

Buğulu bir sabahtı, gözgözü görmüyordu,

Cephede baba-oğul sırt sırta savaşıyordu,

Eline süngü alan ah vatanım! diyordu,

Ölmedi, ölemez Çanakkale şehitleri.

Türk askeri sarındı, silahı, mermiyi,

Düşmana karşı durdu, cesur,çevik,ileri,

Türk anası kağnılarla taşıyordu cephaneyi,

Ölmedi, ölemez Çanakkale şehitleri.

Düşman pusuda yatıp bir fırsat kollarken,

Mehmetcik siper almış, yurdunu savunurken,

Bir hain kurşun değdi, kalbine derinden,

Ölmedi, ölemez, Çanakkale şehitleri.

Türk tüm dünyaya kanıtladı gücünü,

Düşman çekildi geri, görüldü Türk`ün gücü,

Türk Anası ezilmez, Mehmetcik yenilmez,

Ölmedi, ölemez Çanakkale şehitleri.

Şehitlerin kanıyla alındı bu topraklar

Vatan aşkıyla yandı, tutuştu bu dudaklar,

Şanlı Türk askeriyle, doldu tüm sokaklar,

Ölmedi, ölemez Çanakkale şehitleri.

(17.03.2007 İnegöl)
Ayşe Memiş

Şehitler şehri

Çankkale şehitlerin yattığı yer
Çanakkale güneşlerin battığı yer
Bir onsekiz mart günü destan yazdık çanakkalede.

***Şehitler şehri çanakkale***

Etten duvar ördük imanımızla
Savaş görmeliydin Arıburnunda
Yiğitler geçmiş candan canandan...
Cönk bayırında kan nehir oldu
Tekbir sesleriyle zulümdü yere serilen

Cennet kokar tepelerin Çanakkale...
Kime ağlar bulutların Çanakkale...
Neden gamlı rüzgarın Çanakkale
Yedi düvel çullandı geçilmedin Çanakkale.

Sende destanlar yazdık
Sende büyük gerçekler gördük
Çanakkale oldun bize at
Müslüman kalacağız zalime inat.

Hamdi Oruç

_________________
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
Mesajları göster:   
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Radyo Arafat Forum Ana Sayfası -> Serbest kürsü Tüm saatler GMT +10 Saat
Sayfa 1, 2  Sonraki
1. sayfa (Toplam 2 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız

Powered by phpBB © 2001, 2005 phpBB Group
   
| ilahi dinle | ilahiler dinle | ilahiler dinlemek istiyorum | ilahi dinlemek istiyorum | ilahi | ilahiler |